<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Abdulcabbar BORAN &#8211; Kent Havadis</title>
	<atom:link href="https://kenthavadis.com/etiket/dr-abdulcabbar-boran/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kenthavadis.com</link>
	<description>Bağımsız Yerel Siyasi ve Ekonomi Gazetesi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 12 Feb 2021 20:37:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://kenthavadis.com/wp-content/uploads/2026/04/cropped-kent-havadis-150x150.webp</url>
	<title>Dr. Abdulcabbar BORAN &#8211; Kent Havadis</title>
	<link>https://kenthavadis.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dînde Zorlama Var mıdır? Yok mudur?</title>
		<link>https://kenthavadis.com/dinde-zorlama-var-midir-yok-mudur-2.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/dinde-zorlama-var-midir-yok-mudur-2.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2021 20:37:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kenthavadis.com/?p=3798</guid>

					<description><![CDATA[Dînde zorlama yoktur. Dînde nasihat etmek, yol göstermek vardır. Her sualin cevabı mutlaka Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Her şeyi açıklamak için Sana bu Kitab’ı indirdik.” buyuruyor. 16/NAHL-89:&#160;Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dînde zorlama yoktur. Dînde nasihat etmek, yol göstermek vardır. Her sualin cevabı mutlaka Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Her şeyi açıklamak için Sana bu Kitab’ı indirdik.” buyuruyor.</p>



<p><strong><em>16/NAHL-89:&nbsp;Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).</em></strong></p>



<p>Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine, onların kendilerinden bir şahit beas ederiz (vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden (açıklayan), hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab’ı, müslümanlara (Allah’a teslim olanlara) müjde olarak indirdik.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ve En’âm Suresinde Allahû Tealâ: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” buyuruyor.</p>



<p><strong><em>6/EN&#8217;ÂM-38:&nbsp;Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).</em></strong></p>



<p>Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).</p>



<p>Kur’ân-ı Kerim’de herşey açıklandığına göre, “Dînde zorlama var mıdır?” sualinin cevabı için yine Kur’ân-ı Kerim’e bakmamız lâzım. Cevabı Kur’ân’dan bulmamız gerekir.</p>



<p>Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Gâşiye Suresinde şöyle sesleniyor:</p>



<p><strong><em>88/GÂŞİYE-21:&nbsp;Fe zekkir innemâ ente muzekkir(muzekkirun).</em></strong></p>



<p>Artık zikret (hatırlat), sen sadece müzekkirsin (hatırlatıcısın).</p>



<p><strong><em>88/GÂŞİYE-22:&nbsp;Leste aleyhim bi musaytırın.</em></strong></p>



<p>Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.</p>



<p>Âyetlerden bir sonuca ulaşıyoruz. Dînde hatırlatmak (öğüt vermek) vardır, ama dînde zorlama yoktur. Dînin tebliğcisi Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Allah böyle emrediyor.</p>



<p>İnsanlar Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e, tebliğ yaparken, ulu-orta yanlış davranışlarda, sözlerde bulunuyorlar. Allahû Tealâ da onların kalbî yapılarını bildiği için, Kaf Suresinin 45. âyet-i kerimesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle hitap ediyor:</p>



<p><strong><em>50/KAF-45:&nbsp;Nahnu a’lemu bi mâ yekûlûne ve mâ ente aleyhim bi cebbârin fe zekkir bil kur’âni men yehâfu vaîdi.</em></strong></p>



<p>Onların ne söylediklerini, en iyi Biz biliriz. Ve sen onların üzerine, cabbar (zorlayıcı) değilsin. Öyleyse Benim vaadimden (vaadettiğim cezadan, azaptan) korkanları Kur’ân ile ikaz et.</p>



<p>Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bu konudaki görevinin, <strong>Kur’ân’la ikaz etmek insanları Allah’a davet etmek olduğu </strong>bir kere daha anlaşılıyor.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Akıl ve İrade</strong></li></ul>



<p>Allahû Tealâ Yûnus Suresinde şöyle buyuruyor:</p>



<p><strong><em>10/YÛNUS-99:&nbsp;Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).</em></strong></p>



<p>Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, insanları mü’min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın? &nbsp;</p>



<p><strong><em>10/YÛNUS-100:&nbsp;Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec’alur ricse alâllezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).</em></strong></p>



<p>Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.</p>



<p>Âyet-i kerimede, Rabbimiz’in, eğer dileseydi herkesi mü’min kılabileceği belirtiliyor. Ama Allah insanlara serbest irade vermiş. Ve serbest irade sebebiyle Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin mü’min olması mümkün değil.</p>



<p>Oluşan her olay ya Allah’ın takdiri, ya da Allah’ın müsaadesiyle gerçekleşir. Oluşan bir olay, ya Allah’ın takdirindedir, yani bu olayı Allah gerçekleştirmektedir. Ya da Allah’ın müsaadesinde, başkaları o olayı gerçekleştirmektedir.</p>



<p>Yûnus Suresinin 100. âyet-i kerimesinde, Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin mü’min olamayacağı zikrediliyor. Yani bir kişinin mü’min olabilmesi kendi cüz’î iradesinin talebine bağlanmıştır. O kişi bizzat Allah’a ulaşmayı dilemelidir.</p>



<p>Ve âyet-i kerimenin devamında Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: <strong><em>“Ve yec’alur ricse alâllezîne lâ ya’kılûn: </em></strong>Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.”</p>



<p>Burada aklın kullanılması bizzat iradenin Allah’ın emrine itaat etmesine bağlıdır. İradenin devreye girdiği her noktada akıl vardır. Aklın devreye girdiği her noktada irade kesinlikle vardır. Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ hem iradeye, hem de akla atıfta bulunuyor.</p>



<p>Hem iradenin hem de aklın kullanılması mutlak surette hidayetçinin devreye girmesine bağlıdır.</p>



<p><strong><em>2/BAKARA-38:&nbsp;Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).</em></strong></p>



<p>Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”</p>



<p><strong><em>7/A&#8217;RÂF-35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).</em></strong></p>



<p>Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman Kim hidayetime tâbî olursa” yani kim Allah’a ulaşmayı diler ve mürşidine, hidayetçiye, Allah’ın resûlüne tâbî olursa, artık onlara korku yoktur, onlar mahzun olmazlar.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Allahû Tealâ’nın, insan dışında serbest irade verdiği mâhluklar var mıdır?&nbsp;</strong></li></ul>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allahû Tealâ cüz’î iradeyi sadece insanlara ve cinlere vermiştir. Allahû Tealâ 3 asıl ve 3 de karşıt olmak üzere 6 âlem yaratmıştır. Emr âleminde melekler vardır. Allahû Tealâ meleklere de irade vermiştir ama nefs ve ruh vermemiştir. Nefs olmadığı için bir nevî hepsi irade bağlanmasındadırlar. Melekler sadece Allah’ın emrini yerine getirirler. Ruhları olmadığı için melekler Allah’ın Zat’ına ulaşmazlar. Nefs olmadığı için hiçbir günahı işlemeleri söz konusu değildir. Günahı işlettiren nefstir. Dolayısıyla meleklerin hepsi Allah’ın emrine harfiyen itaat eden varlıklardır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gayb âleminde cinler vardır. Cinlerde akıl, irade, nefs ve fizik beden vardır, ruh yoktur. Allahû Tealâ Âdem (A.S)’a ruh üfürdüğü zaman hem meleklere, hem cinlere: “Ona secde edin” diye emrediyor. Meleklere ve cinlere, insana secde etmeleri emri verilmesinin sebebi, onlarda ruh olmamasıdır. Allahû Tealâ Âdem (A.S)’a ruh vermiştir.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong><em>Allah’a Ulaşmayı Dilemeyen Kişi Hayvanlardan Daha Çok Dalâlettedir.</em></strong></li></ul>



<p>Zahirî âlemde insanlar vardır. İnsanlarda, irade, nefs, fizik beden ve ruh vardır. Dünya hayatında sadece ruh Allah’ın Zat’ına ulaşabilir. Zahirî âlemde insanların dışında hayvanlar vardır. Onların da fizik bedenleri, nefsleri vardır ama üfürülen ruhları yoktur. Hayvanlarda irade söz konusu değil. Yani kendi iradeleri ile bir emre itaat edemezler. Âyet-i kerimelerde Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyen “İnsanların hayvanlar gibi olduğunu” ifade buyuruyor. Hayvanların bir ruhu ve iradesi yok ki Allah’a ulaşmayı dilesin. Bu sebeple hayvanların İrşad kademesini görmeleri, işitmeleri ve idrak etmeleri mümkün değildir.</p>



<p><strong><em>7/A&#8217;RÂF-179:&nbsp;Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).</em></strong></p>



<p>Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hidayetçinin tebliğine muhatap olduktan sonra, aklını kullanarak, iradesiyle Allah’a ulaşmayı dilemeyen, Allah’ın kendisine üfürdüğü ruh sebebiyle bu dileğin sahibi olmayan kişiler akıllarını ve iradelerini kullanmamışlardır. Geriye nefs ve fizik beden kalıyor, sadece nefs ve fizik bedenlerini kullanmaktadırlar. Hayvanların da sadece nefs ve fizik bedenleri vardır. Bu tip insanları Allahû Tealâ âyet-i kerimede hayvanlarla mukayese ediyor. “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da dalâlettedirler.” Çünkü Allah hayvanları sorumlu kılmamıştır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hayvanlar bu dünya hayatı ile sınırlıdır, toprak olup gidecekler. İşte bu şekilde Allah’a bu dünya hayatında ulaşmayı dilemeyen insanlar da hayvanlar gibi toprak olmayı isteyecek. Ama olamayacaklar çünkü Allahû Tealâ onlara sorumluluk vermiştir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yûnus Emre Hz.leri ne diyor<strong>: “Ölenler hayvan imiş, âşıklar ölmez.”</strong>&nbsp;</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âşıklar Allah’a ulaşmayı dileyip, mürşidine tâbî olarak daimî zikre ulaşanlardır.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong><em>Dînde Zorlama Yoktur, Âyetleri açıklamak, Nasihat Etmek Vardır.</em></strong></li></ul>



<p><strong><em>2/BAKARA-256:&nbsp;Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).</em></strong></p>



<p>Dînde zorlama yoktur. İrşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.</p>



<p>Allah’tan kopması mümkün olmayan urvet’ul vuskâ (sağlam kulb, mürşid) âyetleri tilavet ederek ruhun talebine uymamızı söyler. Ruhun talebine uyarak kim Allah’a ulaşmayı dilerse o tagutu inkâr etmiştir. Tagutu inkâr eden, Allah’tan kopmayan kulba, mürşide sarılır.</p>



<p>Tagut insan şeytanlar, cin şeytanlardır. Tagut devamlı nefsin afetlerine, hastalıklarına tesir ederek aklı ikna etmeye çalışır ve nefsin talebine uymamızı emreder. Tagutun aklı ikna etmesi halinde kişi ruhun talebine değil nefsin talebine uyarak dünya hayatını diler. Böylece işlediği şerlerden dolayı kazandığı negatif dereceler sebebiyle gideceği yer cehennem olur.</p>



<p><strong><em>10 / YUNUS &#8211; 7</em></strong><strong>: <em>İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme&#8217;ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).</em></strong></p>



<p>Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah&#8217;a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.</p>



<p><strong><em>10 / YUNUS &#8211; 8</em></strong><strong>: <em>Ulâike me&#8217;vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).</em></strong><br>İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).</p>



<p>&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allah razı olsun.</p>



<p><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp; Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/dinde-zorlama-var-midir-yok-mudur-2.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dînde Zorlama Var mıdır? Yok mudur?</title>
		<link>https://kenthavadis.com/dinde-zorlama-var-midir-yok-mudur.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/dinde-zorlama-var-midir-yok-mudur.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2021 20:24:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kenthavadis.com/?p=3796</guid>

					<description><![CDATA[Dînde zorlama yoktur. Dînde nasihat etmek, yol göstermek vardır. Her sualin cevabı mutlaka Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Her şeyi açıklamak için Sana bu Kitab’ı indirdik.” buyuruyor. 16/NAHL-89:&#160;Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dînde zorlama yoktur. Dînde nasihat etmek, yol göstermek vardır. Her sualin cevabı mutlaka Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Her şeyi açıklamak için Sana bu Kitab’ı indirdik.” buyuruyor.</p>



<p><strong><em>16/NAHL-89:&nbsp;Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).</em></strong></p>



<p>Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine, onların kendilerinden bir şahit beas ederiz (vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden (açıklayan), hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab’ı, müslümanlara (Allah’a teslim olanlara) müjde olarak indirdik.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ve En’âm Suresinde Allahû Tealâ: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” buyuruyor.</p>



<p><strong><em>6/EN&#8217;ÂM-38:&nbsp;Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).</em></strong></p>



<p>Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).</p>



<p>Kur’ân-ı Kerim’de herşey açıklandığına göre, “Dînde zorlama var mıdır?” sualinin cevabı için yine Kur’ân-ı Kerim’e bakmamız lâzım. Cevabı Kur’ân’dan bulmamız gerekir.</p>



<p>Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Gâşiye Suresinde şöyle sesleniyor:</p>



<p><strong><em>88/GÂŞİYE-21:&nbsp;Fe zekkir innemâ ente muzekkir(muzekkirun).</em></strong></p>



<p>Artık zikret (hatırlat), sen sadece müzekkirsin (hatırlatıcısın).</p>



<p><strong><em>88/GÂŞİYE-22:&nbsp;Leste aleyhim bi musaytırın.</em></strong></p>



<p>Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.</p>



<p>Âyetlerden bir sonuca ulaşıyoruz. Dînde hatırlatmak (öğüt vermek) vardır, ama dînde zorlama yoktur. Dînin tebliğcisi Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Allah böyle emrediyor.</p>



<p>İnsanlar Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e, tebliğ yaparken, ulu-orta yanlış davranışlarda, sözlerde bulunuyorlar. Allahû Tealâ da onların kalbî yapılarını bildiği için, Kaf Suresinin 45. âyet-i kerimesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle hitap ediyor:</p>



<p><strong><em>50/KAF-45:&nbsp;Nahnu a’lemu bi mâ yekûlûne ve mâ ente aleyhim bi cebbârin fe zekkir bil kur’âni men yehâfu vaîdi.</em></strong></p>



<p>Onların ne söylediklerini, en iyi Biz biliriz. Ve sen onların üzerine, cabbar (zorlayıcı) değilsin. Öyleyse Benim vaadimden (vaadettiğim cezadan, azaptan) korkanları Kur’ân ile ikaz et.</p>



<p>Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bu konudaki görevinin, <strong>Kur’ân’la ikaz etmek insanları Allah’a davet etmek olduğu </strong>bir kere daha anlaşılıyor.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Akıl ve İrade</strong></li></ul>



<p>Allahû Tealâ Yûnus Suresinde şöyle buyuruyor:</p>



<p><strong><em>10/YÛNUS-99:&nbsp;Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).</em></strong></p>



<p>Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, insanları mü’min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın? &nbsp;</p>



<p><strong><em>10/YÛNUS-100:&nbsp;Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec’alur ricse alâllezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).</em></strong></p>



<p>Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.</p>



<p>Âyet-i kerimede, Rabbimiz’in, eğer dileseydi herkesi mü’min kılabileceği belirtiliyor. Ama Allah insanlara serbest irade vermiş. Ve serbest irade sebebiyle Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin mü’min olması mümkün değil.</p>



<p>Oluşan her olay ya Allah’ın takdiri, ya da Allah’ın müsaadesiyle gerçekleşir. Oluşan bir olay, ya Allah’ın takdirindedir, yani bu olayı Allah gerçekleştirmektedir. Ya da Allah’ın müsaadesinde, başkaları o olayı gerçekleştirmektedir.</p>



<p>Yûnus Suresinin 100. âyet-i kerimesinde, Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin mü’min olamayacağı zikrediliyor. Yani bir kişinin mü’min olabilmesi kendi cüz’î iradesinin talebine bağlanmıştır. O kişi bizzat Allah’a ulaşmayı dilemelidir.</p>



<p>Ve âyet-i kerimenin devamında Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: <strong><em>“Ve yec’alur ricse alâllezîne lâ ya’kılûn: </em></strong>Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.”</p>



<p>Burada aklın kullanılması bizzat iradenin Allah’ın emrine itaat etmesine bağlıdır. İradenin devreye girdiği her noktada akıl vardır. Aklın devreye girdiği her noktada irade kesinlikle vardır. Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ hem iradeye, hem de akla atıfta bulunuyor.</p>



<p>Hem iradenin hem de aklın kullanılması mutlak surette hidayetçinin devreye girmesine bağlıdır.</p>



<p><strong><em>2/BAKARA-38:&nbsp;Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).</em></strong></p>



<p>Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”</p>



<p><strong><em>7/A&#8217;RÂF-35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).</em></strong></p>



<p>Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman Kim hidayetime tâbî olursa” yani kim Allah’a ulaşmayı diler ve mürşidine, hidayetçiye, Allah’ın resûlüne tâbî olursa, artık onlara korku yoktur, onlar mahzun olmazlar.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Allahû Tealâ’nın, insan dışında serbest irade verdiği mâhluklar var mıdır?&nbsp;</strong></li></ul>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allahû Tealâ cüz’î iradeyi sadece insanlara ve cinlere vermiştir. Allahû Tealâ 3 asıl ve 3 de karşıt olmak üzere 6 âlem yaratmıştır. Emr âleminde melekler vardır. Allahû Tealâ meleklere de irade vermiştir ama nefs ve ruh vermemiştir. Nefs olmadığı için bir nevî hepsi irade bağlanmasındadırlar. Melekler sadece Allah’ın emrini yerine getirirler. Ruhları olmadığı için melekler Allah’ın Zat’ına ulaşmazlar. Nefs olmadığı için hiçbir günahı işlemeleri söz konusu değildir. Günahı işlettiren nefstir. Dolayısıyla meleklerin hepsi Allah’ın emrine harfiyen itaat eden varlıklardır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gayb âleminde cinler vardır. Cinlerde akıl, irade, nefs ve fizik beden vardır, ruh yoktur. Allahû Tealâ Âdem (A.S)’a ruh üfürdüğü zaman hem meleklere, hem cinlere: “Ona secde edin” diye emrediyor. Meleklere ve cinlere, insana secde etmeleri emri verilmesinin sebebi, onlarda ruh olmamasıdır. Allahû Tealâ Âdem (A.S)’a ruh vermiştir.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong><em>Allah’a Ulaşmayı Dilemeyen Kişi Hayvanlardan Daha Çok Dalâlettedir.</em></strong></li></ul>



<p>Zahirî âlemde insanlar vardır. İnsanlarda, irade, nefs, fizik beden ve ruh vardır. Dünya hayatında sadece ruh Allah’ın Zat’ına ulaşabilir. Zahirî âlemde insanların dışında hayvanlar vardır. Onların da fizik bedenleri, nefsleri vardır ama üfürülen ruhları yoktur. Hayvanlarda irade söz konusu değil. Yani kendi iradeleri ile bir emre itaat edemezler. Âyet-i kerimelerde Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyen “İnsanların hayvanlar gibi olduğunu” ifade buyuruyor. Hayvanların bir ruhu ve iradesi yok ki Allah’a ulaşmayı dilesin. Bu sebeple hayvanların İrşad kademesini görmeleri, işitmeleri ve idrak etmeleri mümkün değildir.</p>



<p><strong><em>7/A&#8217;RÂF-179:&nbsp;Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).</em></strong></p>



<p>Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hidayetçinin tebliğine muhatap olduktan sonra, aklını kullanarak, iradesiyle Allah’a ulaşmayı dilemeyen, Allah’ın kendisine üfürdüğü ruh sebebiyle bu dileğin sahibi olmayan kişiler akıllarını ve iradelerini kullanmamışlardır. Geriye nefs ve fizik beden kalıyor, sadece nefs ve fizik bedenlerini kullanmaktadırlar. Hayvanların da sadece nefs ve fizik bedenleri vardır. Bu tip insanları Allahû Tealâ âyet-i kerimede hayvanlarla mukayese ediyor. “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da dalâlettedirler.” Çünkü Allah hayvanları sorumlu kılmamıştır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hayvanlar bu dünya hayatı ile sınırlıdır, toprak olup gidecekler. İşte bu şekilde Allah’a bu dünya hayatında ulaşmayı dilemeyen insanlar da hayvanlar gibi toprak olmayı isteyecek. Ama olamayacaklar çünkü Allahû Tealâ onlara sorumluluk vermiştir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yûnus Emre Hz.leri ne diyor<strong>: “Ölenler hayvan imiş, âşıklar ölmez.”</strong>&nbsp;</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âşıklar Allah’a ulaşmayı dileyip, mürşidine tâbî olarak daimî zikre ulaşanlardır.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong><em>Dînde Zorlama Yoktur, Âyetleri açıklamak, Nasihat Etmek Vardır.</em></strong></li></ul>



<p><strong><em>2/BAKARA-256:&nbsp;Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).</em></strong></p>



<p>Dînde zorlama yoktur. İrşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.</p>



<p>Allah’tan kopması mümkün olmayan urvet’ul vuskâ (sağlam kulb, mürşid) âyetleri tilavet ederek ruhun talebine uymamızı söyler. Ruhun talebine uyarak kim Allah’a ulaşmayı dilerse o tagutu inkâr etmiştir. Tagutu inkâr eden, Allah’tan kopmayan kulba, mürşide sarılır.</p>



<p>Tagut insan şeytanlar, cin şeytanlardır. Tagut devamlı nefsin afetlerine, hastalıklarına tesir ederek aklı ikna etmeye çalışır ve nefsin talebine uymamızı emreder. Tagutun aklı ikna etmesi halinde kişi ruhun talebine değil nefsin talebine uyarak dünya hayatını diler. Böylece işlediği şerlerden dolayı kazandığı negatif dereceler sebebiyle gideceği yer cehennem olur.</p>



<p><strong><em>10 / YUNUS &#8211; 7</em></strong><strong>: <em>İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme&#8217;ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).</em></strong></p>



<p>Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah&#8217;a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.</p>



<p><strong><em>10 / YUNUS &#8211; 8</em></strong><strong>: <em>Ulâike me&#8217;vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).</em></strong><br>İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).</p>



<p>&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allah razı olsun.</p>



<p><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp; Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/dinde-zorlama-var-midir-yok-mudur.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUHLİSLER</title>
		<link>https://kenthavadis.com/muhlisler.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/muhlisler.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2020 21:16:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[MUHLİSLER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=2462</guid>

					<description><![CDATA[Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır: 98/BEYYİNE-5:&#160;Ve mâ umirû illâ li ya&#8217;budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu&#8217;tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti). Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Beyyine Suresinin 5.
âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:</p>



<p><strong><em>98/BEYYİNE-5:&nbsp;Ve mâ umirû illâ li
ya&#8217;budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu&#8217;tûz zekâte ve
zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti). </em></strong></p>



<p>Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan
(nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka
bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn)
budur.</p>



<p>Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “<strong><em>muhlisîne</em></strong> <strong><em>lehud dîne</em></strong>
<strong><em>hunefâe</em></strong><em>”</em> ifadesinde, hanifler
olarak muhlisler (halis olmuş kullar) olmamızı emrediyor. Bu nokta Tövbe-i
Nasuh’tur.</p>



<p>Bir insanın bu noktaya gelebilmesi için önce Allah’a ulaşmayı dilemesi,
mürşidine ihsanla tâbî olması, ruhun vücudundan ayrılması ve Allah’a ulaşması,
zikrini 18 saatin ötesine taşıyarak fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi, daimî
zikirle ulûl’elbab olması gerekir. </p>



<p>Daha sonra Allahû Tealâ bu kişiye
ulûl’elbab makamında yerlerin melekûtunu (yer katlarını) gösterdikten sonra, arkasından 1. gök katını göstermiştir. Bu noktadan sonra kişi
ulûl’elbab olmayı aşmıştır ve muhlis olmuştur. 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. gök katlarının
bütün özellikleri muhlis olan kişinin üzerinde
tecelli eder.</p>



<p>Zemin kat, Dünyamızdır. Bu dünyada devrin imamının dergahı söz
konusudur. Zemin katın en büyük özelliği budur. Devrin imamının dergahını Allahû
Tealâ bu gezegenin manevî muhtevasında tesis etmiştir. Orada altın kapı vardır.
Bu kapı, yaklaşık olarak 4m. yüksekliğinde 1,5 metre genişliğinde, üzerinde 30 cm. büyüklüğünde çapraz
çizgilerle baklava dilimleri olan ve üzerinde tokmak olmayan tek kanatlı bir
kapıdır.</p>



<p>Allah&#8217;a ulaşacak olan ruhlar oradan yükselecekleri
zaman, kapı otomatik olarak açılır ve herkes ayrıldıktan sonra kapı otomatik
olarak kapanır. İnsan ruhlarının safları 10’arlık saflar halindedir. Ön sıra
erkeklerden, arka sıra kadınlardan oluşur. Ön safın sağ kenarında Sağ Kanat
Velîsi, sol kenarında Sol Kanat Velîsi durur. </p>



<p>İşte bu insan ruhları Allah’a doğru bir yolculuk yapmak
üzere seyr-i sülûk yapmak üzere orada dururlar. Bu öyle bir yolculuktur ki
yolculardan bir kısmı 1. kata kadar çıkmak yetkisinin sahibidir, oraya ulaşır
ve orada kalırlar. Geri kalanlar 2. kata yükselir ve orada kalacak olanlar 2.
kattaki dergaha bir kapıdan girerler. Bu kapının
iki tarafında Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve devrin imamı beraberdirler. Gelen
ruhların hepsi, önce sağ kanat velîsi el öperek sağ başta yer alır. İçeride suvarılma
havuzlarının bulunduğu bölümde sonra sol kanat velîsi el öper ve sol başta yerini
alır. Sonra hanım sultan el öper ve en solda yerini alır. Ayakta onlar bu
noktadayken onların arkalarında yaklaşık 2m. 20cm. yüksekliğinde, yerden yükseltilmiş
şeffaf havuzlar vardır. Bu havuzlar şeffaf bir görünüme sahiptir ve içleri
turuncu renkte bir şeffaf sıvı ile doludur. </p>



<p>Geriye
kalanlar yukarı doğru çıkmış olan bu havuzların arka tarafındaki zemine uçarak
gelirler ve orada sıralanırlar. Onların en sonundakiler suvarılacak olanlardır,
sağdan sola doğru birer birer gelip havuzların birer kişilik bölümlerinde yer
alırlar. Ruhlar nefes almadıkları için boyları ne olursa olsun 2m. 20cm.’lik
açık turuncu renkteki bir sıvı onların görünmelerine engel teşkil etmez, dışarıdan
net olarak görünürler. Daha ilginci, onların elbiseleri ıslanmaz, bu sıvı, onların
elbiselerini ıslatacak olan bir özellik taşımaz.</p>



<p>Sevgili kardeşlerim, Osmanlı&nbsp; “<strong><em>ilah-i kelimetullah” </em></strong>için, Allah
kelimesinin ilelebed devam etmesi için harbetmiştir. Allahû Tealâ’nın bütün
insanlara emretiği şey hep aynıdır: <strong>Allahû Tealâ,<em> Hanifler&nbsp; olarak muhlisler olmamızı </em>emrediyor.<em>&nbsp; </em></strong></p>



<p>Muhlis, “hâlis” demektir. Bir insanın nefsinin
kalbi daha evvelki Ulûl’Elbab mertebesinde daimî zikrin sahibi olmuştur.</p>



<p>Lübblerin sahibi ulûl’elbab, kalb
gözü ve kalb kulağı açık olmayanların direkt olarak alamayacağı ilmin sahipleri
demektir.</p>



<p>İnsanlar, eğer kendileri böyle bir
yetkinin sahipleri değillerse başka insanların da böyle bir yetkinin sahibi
olamayacağını düşünürler. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman, Allah’ın
orada vaaz ettiği yedi safha ve dört teslimde; Ulûl’Elbab, İhlâs ve Salâh
Kademelerinde bulunanların Allah ile konuşabildiklerini, Salâh Makamının 5.
mertebesinde olanların ise iradelerini de Allah’a teslim ettiklerinden dolayı
İrşad Makamına tayin edildiklerini görüyoruz. </p>



<p>Öyleyse Muhlis olma Kademesi Salâh Kademesinden
önce gelir. İşte âyette (Beyyine-5’te) dînlerinde hâlis olmuş, muhlisler %98
fazl ve %2 rahmet elde ederek tamamen nefsin afetlerinden arınmıştır.</p>



<p>Ulûl’elbab Makamında kişiye sadece
yerlerin melekûtu (yedi yer katı ve cehennemler ve devrin imamının dergahı) gösterilir.
Zemin kat bir orta noktadır, aşağı doğru inen cehennemler eksi işaret taşırlar
ve sıfırın altındaki koordinatları gösterirler. Yukarı doğru çıkan gök katları
artı işaret taşırlar ve 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. gök katı olarak devam ederler. </p>



<p>Allah’ın sistemi yedili sistem
üzerinedir! Daha sonra yedi tane âlem geçilecektir:</p>



<p><strong>1) Kader Hücreleri</strong></p>



<p><strong>2) Ümmül Kitap</strong></p>



<p>On
katlı bir apartman büyüklüğünde, boşlukta, son sayfası açık olarak duran bir
kitaptır. O bir ispat vasıtasıdır, oraya çıkıp görebilene son kitabın bir
şeriat kitabı değil de bir sohbet kitabi olduğunu ve kime indirildiği açık ve
kesin bir şekilde orada ortaya çıkar. </p>



<p><strong>3) Kudret Denizi</strong></p>



<p>Hani şu Yûnus’un
<em>“Şol kudret denizine daldık
elhamdülillah” </em>diyerek ifade ettiği âlem burasıdır. Bu seviyeye yükselmiş
bütün evliyalara ait ruhlar orada o denize dalarlar ve denizin derinliklerinde
olanları görürler. Neler gördüklerini belki söyleyenler olur.</p>



<p><strong>4) Makam-ı Mahmud</strong></p>



<p>Peygamber
Efendimiz (S.A.V) ve sahâbesi orada birlikte ve bu kademeye yükselen ruhlar
kafilesini beraberinde getiren devrin imamının oraya ulaşarak Peygamber
Efendimiz (S.A.V)’in yanında yerini alır. Kafile aşağı inene kadar o orada
kalacaktır.</p>



<p><strong>5) Divan-ı Sâlihin</strong> </p>



<p>Peygamber
Efendimiz (S.A.V) kafilenin sağ başında olarak oraya yükselmiştir, orada kalır.
Divan-ı Sâlihin’de, şu anda başkanlığını yapmakta olan zamanımızın Gavsından
görevi devralır. Ne zamana kadar? Ta ki burada bulunan kafile zikir hücrelerine
ulaşsınlar ve oradaki zikirlerini tamamlasınlar ve tekrar dönüş için harekete
geçsinler. Dönüşte, onun bulunduğu yere ulaştıklarında Peygamber Efendimiz (S.A.V)
katılacak ve devrin imamıyla birlikte tekrar ikinci kata ineceklerdir ve orada
kalacaklardır.</p>



<p><strong>6) ZikirHücreleri</strong></p>



<p><strong>7) İnd-i İlâhi</strong></p>



<p><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </strong><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </strong><strong>Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/muhlisler.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KADİR GECESİ</title>
		<link>https://kenthavadis.com/kadir-gecesi.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/kadir-gecesi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Jun 2019 13:36:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[KADİR GECESİ]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Gecesinin önemi nedir?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=2245</guid>

					<description><![CDATA[Kadir Gecesinin önemi nedir? Kadir Gecesi Allah&#8217;ın indinde müstesna bir zamanı ifade etmektedir. Allah&#8217;ın indinde mekânlar aynı değil, zamanlar da aynı değil. Allah’ın farklı kıldığı kutsal mekânlar vardır. Allah’ın farklı kıldığı kutsal zamanlar vardır. Kutsal mekânlardan bahsetmek gerekirse, bir Mescid-i Haram, bir Mescid-i Aksa, bir Mescid-i Nebevî yeryüzündeki herhangi bir yeryüzü parçası gibi değillerdir. Tıpkı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Kadir
Gecesinin önemi nedir? </strong></p>



<p>Kadir Gecesi Allah&#8217;ın indinde müstesna bir
zamanı ifade etmektedir. Allah&#8217;ın indinde mekânlar aynı değil, zamanlar da aynı
değil. Allah’ın farklı kıldığı kutsal mekânlar vardır. Allah’ın farklı kıldığı
kutsal zamanlar vardır. Kutsal mekânlardan bahsetmek gerekirse, bir Mescid-i
Haram, bir Mescid-i Aksa, bir Mescid-i Nebevî yeryüzündeki herhangi bir yeryüzü
parçası gibi değillerdir. Tıpkı haftanın 7 gününde Cuma’nın diğer günlerden
farklı bir yeri olduğu gibi. Cuma müstesna bir gündür. Kandil günleri yine
müstesna zaman parçalarını ifade etmektedir. Kadir Gecesi de tıpkı bunun gibi
müstesna bir gecedir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerîm’de bu gece adına bir sure
indirmiştir. </p>



<p><strong><em>97/KADR
(KADİR)-1:&nbsp;İnnâ enzelnâhu fî leyletil kadr(kadri). </em></strong></p>



<p>Muhakkak ki Biz, O’nu
(Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde Biz indirdik. </p>



<p><strong><em>97/KADR
(KADİR)-2:&nbsp;Ve mâ edrâke mâ leyletul kadr(kadri). </em></strong></p>



<p>Ve Kadir Gece’sinin ne
olduğunu sana bildiren nedir?</p>



<p><strong><em>97/KADR
(KADİR)-3:&nbsp;Leyletul kadri hayrun min elfi şehr(şehrin). </em></strong></p>



<p>Kadir Gecesi bin aydan daha
hayırlıdır.</p>



<p><strong><em>97/KADR
(KADİR)-4:&nbsp;Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ bi izni rabbihim, min kulli
emrin. </em></strong></p>



<p>Melekler ve ruh, onda (o
gecede) Rab’lerinin izniyle herbir emir için inerler.</p>



<p><strong><em>97/KADR
(KADİR)-5:&nbsp;Selâmun hiye hattâ matlaıl fecr(fecri). </em></strong></p>



<p>O (gece), fecrin doğuşuna
kadar selâmdır (selâmettir).</p>



<p><strong><em>İnnâ;</em></strong>
Şüphesiz ki Biz. <strong><em>Enzelnâhu;</em></strong> O’nu inzal ettik, indirdik. <strong><em>F</em></strong><strong><em>î leyletil kadr;</em></strong> Kadir Gecesinde onu indirdik. </p>



<p>İndirilen Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân-ı Kerîm
Kadir Gecesi’nde indirilmiştir. Aslında Beraat Gecesi’nde Allahû Tealâ’nın
yeryüzü semasına indirdiği ve oradan da Cebrail (A.S) vasıtasıyla Nebîler
Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in kalbine âyet ve âyet nakşedildiğini
biliyoruz. </p>



<p>O gece ki Allahû Tealâ onun için, “1000 aydan
daha hayırlı bir gecedir” buyuruyor. Ortalama insan ömrüne baktığımız zaman
neredeyse bir insanın bütün ömrüne eşdeğer bir zaman dilimini ifade ediyor. O
geceyi ihya edenler bu kadar sevaba nail oluyorlar. Allahû Tealâ 365 geceden
bir tanesinin Kadir Gecesi olduğunu, bu gecenin, 11 ayın sultanı Ramazanda ve
Nebîler Sultanı Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz Ramazan’ın da son 10 gününün
tekli gecelerinde aranmasını emir buyurmuştur. </p>



<p>Öyleyse bu müstesna geceyi herkes aslında en üst
seviyedeki ibadetle geçirmelidir. Gece boyunca tövbe namazları kılmalıdır.
Allah’tan mağfiret talep etmelidir. Ama en önemlisi, mümkün olduğunca uyanık ve
zikirle geçirmelidir. </p>



<p>Bu gecede sadece bu geceye mahsus olmak üzre
Divan-ı Salihîn yeryüzüne iniyorlar.</p>



<p>Eğer ruh fizik bedenden ayrılır da üstümüzde
yaratılan 7 tane gök katını birbirine bağlayan Tarîki Mustakîm üzerinden seyr-i
sülûku yaşar, 7. gök katına ulaşırsa, 7. gök katının 5. âlemi olan Divan-ı
Salihîne ulaşacaktır. </p>



<p>7. gök katı 7 âlemden oluşuyor.</p>



<p><em>1.
âlem;</em> Kader Hücreleri </p>



<p><em>2.
âlem;</em> Ümmül Kitap </p>



<p><em>3.
âlem;</em> Kudret Denizi</p>



<p><em>4.
âlem;</em> Makamı Mahmut </p>



<p><em>5.
âlem;</em> Divan-ı Salihîn</p>



<p><em>6.
âlem;</em> zikir hücereleri</p>



<p><em>7.
âlem;</em> İndi İlâhi. </p>



<p>Divan-ı Salihîn bu 7 âlemden beşincisini teşkil
ediyor. Sadece Kadir Gecesi’ne mahsus olmak üzere Divan-ı Salihîn üyeleri yılda
bir kez yeryüzüne inerler. Eğer kalp gözü açık olan irfanın sahibi bir kişiye
Allahû Tealâ orayı gösterirse, sadece bir geceye mahsus olmak üzere orasının
boş olduğunu o kişi görecektir. Çünkü oranın bütün üyeleri yeryüzüne inmiştir
ve o gece boyunca yeryüzü selâmettedir. </p>



<p>İfade ettiğimiz gibi, Kadir Gecesi’nin Ramazanın
son 10 gününde tekli günlerde aranması gerekir.</p>



<p>Her ne kadar bugüne kadar Kadir Gecesi bir
gelenek halinde 27. gece olarak kutlanıyorsa da aslı 24’ünü 25’ine bağlayan
gecedir.</p>



<p>Allah dostları, Kalp gözü açık olanlar bunu
böyle buyuruyorlar. </p>



<p>7. gök katında 7 tane âlemi özellikleri
itibariyle vermek gerekirse; ilk âlem kader hücreleridir. Herkese ait olan bir
kader, bal peteği şeklindeki kader hücreleri 24 saatlik zaman dilimlerini
ihtiva ediyor. Oraya çıkan kişi geçmişi tamamen bir duvarla örtülü geleceğe
doğru bir geçiş izni söz konusu ve kendi kaderi üzerinden sonsuza kadar bir
yolculuk yapıyor Allahû Tealâ’nın zatına ulaşana kadar. </p>



<p>İkinci âlem Ümmül Kitap’tır. Bu kitap, bugüne kadar
tüm kutsal kitapların muhtevasında yer aldığı bir kitaptır. Tevrat’da İncil’de
Zebur’da Kur’ân-ı Kerîm’de Ümmül Kitab’ın içerisinde, hatta Ümmül Kitab’ın her
devirde bir sayfası açıktır. Gören Allah dostları var. </p>



<p>Üçüncü âlem Kudret Denizi’dir. Dördüncü âlem
Makam-ı Mahmud’dur. Makam-ı Mahmud, özellikleri itibariyle devrin imamlarının
Allah&#8217;a ulaşan kullara hilat giydirildiği bir yerdir.</p>



<p>Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve
sahâbesinin bulunduğu ve tüm devrin imamlarının manevî evliliklerinin orada
yapıldığı bir salon söz konusudur.</p>



<p>Beşinci âlem, Divan-ı Sâlihin’dir. İşte
bahsettiğimiz Kadir Gecesi’nde Divan-ı Sâlihin üyelerinin tümü yeryüzüne
inerler. Allahû Tealâ, kalp gözü açık olan kullarından dilediklerine burayı
gösterir. </p>



<p>Altıncı âlem zikir hücreleridir. Yedinci âlem
İnd-i İlahi’dir.</p>



<p>Kadir Gecesi’ne ulaşan herkes, misal olarak
sabaha kadar ibadeti yerine getirirse aynı derecatı alabilir mi? Aslında
derecatın alınması ile kişinin kalbindeki nur birbirine paraleldir. Hazreti
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: <em>“Benim
sahâbemin bir hurma sadaka Allah yolunda vermesiyle diğer insanların belki Uhud
Dağı kadar altın vermesinden çok daha efdaldir.“</em> diyor. Neden bu şekilde
söylüyor?</p>



<p>Çünkü sahâbe 7 safha ve 4 teslimi yaşayan bir
standarttaydı. İrade tesliminde, kalpleri tamamen, 19 kademede müzeyyen
olmuştu.</p>



<p>Kalpleri 19 kademede müzeyyen olan kişilerin
özelliği nedir kalp açısından?</p>



<p>Allah tarafından 19 kademe müzeyyen olan
kişilerin özelliği Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınmış olmalardır.
Ama diğer bir kişinin kalbi henüz karanlıklar içerisindeyse ve diyelim ki Uhud
Dağı kadar altın veriyorsa o zaman niyet farklı kalpte teşekkül edeceği için o
amelden kazanacağı derecat da çok farklı olacaktır. Burada derecatın en üst
seviyede tezahür etmesinin asıl faktörü ihlâstır. Yani kalbin tamamen
katışıklardan arınmış olması halidir. </p>



<p>Yani Kadir Gecesi’ni, hem en güzel şekilde idrak
edebilmek hem daha fazla derece alabilmek açısından yapmamız gereken en önemli
şey Allah’a ulaşmayı dilemiş olmaktır ve bu geceyi zikirle geçirmektir.&nbsp; </p>



<p>Aynı zamanda o Kadir Gecesi’ne giden zaman
parçalarını da zikirle geçirmek gerekir. Yani kişinin bir süreç ile bu geceye
en güzel şekilde hazırlanması lâzım. </p>



<p>Öncelikle kişi kalben kişi Allah&#8217;a ulaşmayı
dileyecek. Allahû Tealâ onu Kendisine ulaştıracak. Ermiş evliya olduktan sonra
velâyet kademelerinde İradesini teslim eden insan için her gece Kadir Gecesi,
her gündüz bayram hüviyetindedir. </p>



<p>Dolayısıyla Allah’ın indinde müstesna geceler,
müstesna zaman parçaları vardır. Dilediği mekânları kutsal kılan, dilediği
zaman parçalarını kutsal kılan Allahû Tealâ, zaman ve mekânı insanlar için
yaratmıştır. Öyleyse o kutsal mekânlar, o kutsal zamanlar insanlar için
olduğuna göre, insanlar içinde kutsal insanlar da vardır. Onlardan bir tanesi
her devirde devrin imamıdır. </p>



<p>Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)
bunun için hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor: <strong><em>“Size ruh verenler gelecek.
Onları arayın bulun. Kim zamanın imamına arif olmazsa o cahiliye
standartlarındadır.”</em></strong> </p>



<p>Nitekim Divan-ı Salihîn içerisinde devrin imamı
da vardır, o da Kadir Gecesi’nde yeryüzüne iner. Çünkü Kadr Suresinde: <strong><em>“</em></strong><strong><em>Tenezzelul melâiketu ver rûhu” </em></strong>şeklinde
ifade edilmiştir. Yani ruh ve melekler o gün
yeryüzüne inerler. </p>



<p>Peygamber Efendimiz (S.A.V) dahil olmak üzere
Divan-ı Salihîn üyelerinin hepsi, orada bulunan bütün melekler Kadir Gecesi’nde
yeryüzüne inerler. Ve mağfiret talebinde bulunan herkes için onlarla birlikte
Allah’tan mağfiret talebinde bulunurlar o gece boyunca. Yeryüzü o gece
selâmette olur. </p>



<p>Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’den
sonra her devirde onun vârisi olan devrin imamı yine var. Vazifelidir ve yine o
yaşayan mağfiret talebinde bulunan tüm insanlara mağfiret talebinde bulunuyor. </p>



<p>Mağfiret günahların örtülmesi değil, günahların
silinmesi değil, günahların sevaba çevrilmesidir. Öyleyse mağfirete mazhar
olabilmek için Allahû Tealâ’nın bizim için tayin ettiği mürşidin önünde Furkân
Suresinin 70. âyet-i kerimesinde zikredildiği gibi tövbe etmek lâzımdır. </p>



<p><strong><em>25/FURKÂN-70:&nbsp;İllâ
men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim
hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).</em></strong></p>



<p>Ancak kim (mürşidi önünde)
tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih
amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini
(günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba
çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).</p>



<p>Resûlullah (S.A.V) Efendimiz: “Onları arayın
bulun.” ifadesiyle, “her devirde vazifeli olan, hayatta olan devrin imamını
arayıp bulmak demek, Allah&#8217;ın hacet namazıyla mürşidi arayıp bulmak ve ona
ihsanla olmaktır” buyurmaktadır. Çünkü kim devrin imamına arif olursa o tamamen
cahiliye standartlarından kurtulur. O mağfiret edilmiş bir kişi olur. Onun o
güne kadar işlemiş olduğu bütün günahları Allahû Tealâ sevaba çevirir. Ve üst
seviyede bir derecatın sahibi olur. </p>



<p>Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadîs-i
şerifinde şöyle buyuruyor: <em>“Sizler günah
işlemeseydiniz (melek olsaydınız) Allah sizi yok eder, günah işleyen (nefs
sahibi) ama tövbe-i istiğfarda bulunan (nefsini tezkiye eden) bir toplum
yaratırdı.”</em> Buradan murad, günah işlemeyenlerin günaha teşviki değil,
kişinin mürşid önünde tövbeye yönelmesidir. </p>



<p>Melekler günah işlemeyen varlıklardır. Ama Allah
katında insanı tüm mahlukattan daha kıymetli kılan olay, günah işlememesinden ziyade, günah işleyip de ondan sonra tövbe-i
istiğfarda bulunmasıdır. Nitekim “Beşer, şaşar” herkes hata yapabilir. Hata
yapanların en hayırlısı mürşid önünde tövbe edenlerdir. </p>



<p>Burada her ne kadar günah işlemiş olsada kişinin yapacağı tövbe,
kendi kendine tövbe etmesinden ziyade, önce Allah&#8217;a ulaşmayı dileyerek daha
sonra mürşide tâbiiyetle yapacağı tövbedir.</p>



<p>Aslolan mürşidin önünde yapılan tövbedir. Çünkü Furkân Suresinin
70. âyet-i kerimesinde, Nisa Suresinin 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ
hangi tövbenin garanti kabul edileceğini açıklamış. Burada yapılacak olan
tâbiiyet, ihsanla tâbiiyet olmalıdır. İhsanla her kim Allah&#8217;ın kendisi için
tayin ettiği mürşide tâbî oluyorsa mutlaka Allah onun tövbesini kabul ediyor.
Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesi bunu dile getiriyor. </p>



<p><strong><em>25/FURKÂN-70:&nbsp;İllâ
men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim
hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen). </em></strong></p>



<p>Ancak kim (mürşidi önünde)
tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih
amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini
(günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba
çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).</p>



<p><strong><em>4/NİSÂ-64:&nbsp;Ve
mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz
zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe
tevvâben rahîmâ(rahîmen). </em></strong></p>



<p>Ve Biz, (hiç) bir resûlü,
Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik.
Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece
Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi,
mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün
mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.</p>



<p>Öyleyse ihsanla mürşidine tâbî olan kişinin, tövbe ettiği an tövbesinin
kesinlikle kabul edileceğine îmân etmesi gerekir. Eğer bu tâbiiyet ihsanla
gerçekleşmiyorsa Allah katında o tövbenin neticesinde günahlar sevaba
çevrilmez. Günahların sevaba çevrilebilmesi için mutlaka o kişinin Allahû
Tealâ’dan mağfiret talebinde bulunması lâzım. Onunla birlikte devrin imamının
da onun için Allah’tan mağfiret talebinde bulunması lâzımdır. Devrin imamıyla
tövbe eden kişi arasında bu olay şefaattir. Şefaat bu dünya hayatında, işte bu
şekilde gerçekleşen bir vetiredir. </p>



<p>Hepinizin Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allah’ın tayin ettiği
mürşide tâbî olarak dünya ve ahiret saadetine ulaşmanızı Efendimizin himmetiyle
Yüce Rabbimiz’den niyaz ederek yazımızı burada noktalıyoruz inşallah. </p>



<p>Allah razı olsun.</p>



<p><em>                                                           </em>            <strong>                                                                                                                                                 Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/kadir-gecesi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EVLİYALIK  (2. Bölüm)</title>
		<link>https://kenthavadis.com/evliyalik-2-bolum.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/evliyalik-2-bolum.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 May 2019 15:28:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[EVLİYALIK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=2168</guid>

					<description><![CDATA[Fenâ kademesinde kişi zikrini artırır ve ruhu Allah’ın Zat’ında ifna olur. Ama zikir artışıyla birlikte kalbindeki fazılların miktarı&#160; %10 daha artar, bu artışla %61’e yükselir. 78/NEBE-39:&#160;Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben). İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Fenâ
kademesinde kişi zikrini artırır ve ruhu Allah’ın Zat’ında ifna olur. Ama zikir artışıyla
birlikte kalbindeki fazılların miktarı&nbsp;
%10 daha artar, bu artışla %61’e yükselir.</p>



<p><strong><em>78/NEBE-39:&nbsp;Zâlikel
yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben). </em></strong><br>
İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere
öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı
dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm’i) yol
ittihaz eder. (Allah’a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. </p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fenâ kademesindeki <strong>fenafillâh</strong> “Allah’ta yok
olmak” demektir. İfna olmak, yok olmak. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Beka
kademesine geldiğimiz zaman Allahû Tealâ En’âm Suresinde şöyle zikrediyor:</p>



<p><strong><em>6/EN&#8217;ÂM-126:&nbsp;Ve hâzâ
sırâtu rabbike mustekîm(mustekîmen), kad fassalnâl âyâti li kavmin
yezzekkerûn(yezzekkerûne). </em></strong></p>



<p>Ve bu, senin Rabbine
istikametlenmiş (yönlendirilmiş) yoldur. (Allah’a götüren yoldur). Tezekkür
eden bir kavim için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.</p>



<p><strong><em>6/EN&#8217;ÂM-127:&nbsp;Lehum
dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne). </em></strong><br>
Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim
yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.</p>



<p>Âyet-i
kerimedeki teslim yurdu Allahû Tealâ’nın Beka’da o kişiye ihsan ettiği bir
altın tahttır. Huzur namazında, sol taraftan bakıldığı zaman 4 metre yükseklikte
boşlukta duran altından yapılan tahtlar vardır. Beka’ya ulaşan herkese Allahû
Tealâ böyle bir altından taht ihsan etmiştir. Adı Kur’ân-ı Kerim’de “erâik”
veya “sürûr” diye geçen altın tahtlar ki bu Beka’ya ulaşan kişilere Allah’ın
mükâfatıdır. Ama kişinin Beka’ya ulaşabilmesi zikrini artırmasına bağlıdır.
Beka’da kişinin kalbindeki nur %71’e ulaşır. Daha sonraki Zühd kademesine
geldiği zaman kişinin zikrini yine artırması lâzımdır. Bu Zühd kademesinde
kalbindeki nur miktarı %10 daha arttığı için %81’e ulaşır. O kişi artık Allah’a
karşı rağbetkar, ama dünyaya karşı zahittir. </p>



<p>Kur’ân-ı
Kerim’de Yûsuf Suresinde negatif zühd ifade edilmiştir. </p>



<p><strong><em>12/YÛSUF-20:&nbsp;Ve
şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdeh(ma’dûdetin), ve kânû fîhi minez
zâhidîn(zâhidîne).</em></strong></p>



<p>Ve onu (Yusuf’u), az bir
fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.
</p>



<p>Negatif
zühd; kişinin dünyaya tamahının olması, dünyaya karşı sevgi beslemesini ifade
eder, kişi Allah’ın zikrine değer vermez. </p>



<p>Negatif
zühd böyle olmasına karşılık pozitif zühd Allah’ın zikrine değer veren, dünya
hayatını değersiz bulan bir hali ifade eder.&nbsp;
</p>



<p>&#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kişinin kalbindeki %81’lik aydınlanma ile,
kişinin nefsinin afetlerinde de bir azalma söz konusu olur mu, oranı nedir?</p>



<p>&#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Elbette, zaten kalbindeki fazılların artışı
demek karanlıkların ve afetlerin azalması demektir. Afetlerin şiddeti azalır.
Afetler sayısal olarak gene aynı kalır fakat şiddeti azalır. Oran olarak %81
nur ve %19 karanlık kalır. Kişi %81 zahiddir. Zahidliğin gerektirdiği zikir
miktarı 12 saat ve daha fazlasını zikirle geçirmeyi ifade eder. Bu çok zikir
demektir. </p>



<p>Allahû
Tealâ Ahzâb Suresinde şöyle buyuruyor: </p>



<p><strong><em>33/AHZÂB-41:&nbsp;Yâ
eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran). </em></strong></p>



<p>Ey âmenû olanlar! Allah’ı
çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Çok zikir; günün yarısından daha fazlasını zikirle
geçirmek demektir ki bu da kişiyi zahid kılar. 24 saatlik zaman dilimi
içerisinde kişi 12 saatten daha fazlasını zikirle geçiriyorsa o kişi
zahitlerdendir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Belki birçok kişi bunu yanlış idrak
edebilir. İnsanlar: “İşim gücüm yok ben hep Allah’ı mı zikredeceğim.”
diyebilirler. </p>



<p>Hemen şunu ifade edelim:
“Zikir kalbin ritmik atışına paralel içimizden Allah kelimesinin tekrarıdır.”
Dolayısıyla bu işi yaptığımız zaman başka bir aktiviteye engel değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ: “Yan üstü yatarken beni zikredin” diyor. Yan üstü
yatıp uyurken hiç kimse hiçbir işi yapamaz. Ama Allahû Tealâ bir dünya işi yapamadığınız uyku esnasında Beni zikredin diyor.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Öyleyse şunu anlıyoruz. Dünya işinin hangi çeşidi
olursa olsun, o iş zikirle yapılabilir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zikrin
önünde hiçbir engel yoktur. Çünkü uykudayken hiçkimse dünya işi yapamaz. Ama
Allahû Tealâ: “uykuda Beni zikredin.” buyuruyor.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Uykudayken
zikir nasıl gerçekleşir?</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kişi
yüzü kıbleye dönük sağ taraf üzerine yatarak başını yastığın üzerinde ileri
geri hareket ettirirse kalbinin basıncı sebebiyle ritmik atışlarını duyar ve iç
sesiyle o ritmik atışa paralel “Allah” kelimesini tekrar eder. Böylece zikirle
uykuya geçtiği an birgün zikirle kalkarsa bunun
manası bütün gece ibadet yapmış gibi zikirle geceyi geçirmiştir. </p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Peygamber Efendimiz (S.A.V) bunu söylüyor: “Benim
gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yine bir başka hadisinde: “Âlimin uykusu cahilin
ibadetinden iyidir.” buyuruyor.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hadiste, Âlimin uykusu ile cahilin ibadeti mukayese
yapılıyor. O zaman âlimin de uykuda bir ibadet yapması gerekir. Uykudayken
yapılabilen tek ibadet zikirdir. Öyleyse âlimin uykudayken zikri, cahilin
ibadetinden kesinlikle evlâdır, iyidir. Bu standart içerisinde Allahû Tealâ
dünya çalışmasının hangi çeşidi olursa olsun o işi yaparken zikirle yapmamızı
istiyor. Ve Necm Suresinde şöyle buyuruyor:</p>



<p><strong><em>53/NECM-39:&nbsp;Ve en
leyse lil insâni illâ mâ seâ.</em></strong></p>



<p>Ve insan için,
çalışmasından başka bir şey yoktur.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âyet-i kerime, zikirle yapılan çalışmayı ifade
ediyor. </p>



<ul class="wp-block-list"><li>Zikir ibadetlerin sultanı
ve zikir en büyük ibadettir. </li></ul>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zühd Makamından sonraki velâyet
kademesi Muhsinler kademesidir, fizik vücudun Allah’a teslimini ifade eder.
Burada günde 18 saat zikir gerekir. Kalbindeki nur miktarı %91’dir. %91’lik nur
artık o kişinin nefsin afetlerinin hiçbirisine tâbî olmamasını sağlar. Nefsin
manevî kalbinde yine afetler vardır ama bu afetlerin kalpteki tesir şiddeti
%9’dur. Kalp %91 oranında aydınlanmıştır. Burada nefs, %9’luk karanlıklarla
akla ulaşır ama %91’lik nurdan kaynaklanan talepler de akla ulaşır. Akıl %91’i
tercih eder. Çünkü üst seviyede bir şuurlanmaya sahiptir. Böyle olunca o zaman
her olayda fizik vücudun kumandanı olan akıl, nefsin değil ruhun talebine
uyar.&nbsp; </p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bunun
manası; fizik vücut da artık Allah’ın emirlerine %100 itaat ediyor yasak ettiği
hiçbir fiili işlemiyor demektir. Bu, Muhsinler kademesini ifade eder. Muhsinler
Kademesini Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinde açıklıyor.</p>



<p><strong><em>3/ÂLİ
İMRÂN-134:&nbsp;Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza
vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). </em></strong></p>



<p>Onlar (muttekîler),
bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini
yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri
sever.</p>



<p>Yani
muhsinler devamlı olarak Allah yolunda harcarlar. Ama infâk edebilmeleri için
devamlı zikir yapmaları lâzımdır. Zikirsiz bir infâk söz konusu değildir.
Âyetin devamına baktığımız zaman onların öfkelerini yuttuğunu görüyoruz.
Öfkenin kaynaklandığı saha %9 ama sekînnet hali %91’dir. Dolayısıyla devamlı
olarak o kişi öfkesini yutan birisidir, sekînet halini ister, diler. </p>



<p>İnsanlardan kaynaklanan negatif talepler onlara zulüm olarak
yansıdığı zaman sadece %9’una tesir edebilir. Bu noktada nefsin manevî kalbinin
%91’lik kısmı artık nurdur ona tesir etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu
açıdan insanların kendisine yapmış olduğu zulmü devamlı af ile karşılar. Bu
dördüncü velâyet kademesidir. </p>



<p>Beşinci
velâyet kademesi ise kişinin daimî zikre ulaştığı noktadır. </p>



<p>Yani
artık nefsinde afetler yok, 19 tane fazilet var. Kişi sonsuz bir mutluluğu
dünya saadetini yaşıyor.</p>



<p>Zülcenahayn
olmak iki kanatlı olmak bu noktada gerçekleşir. Yûnus Emre Hazretlerinin: <strong>“Ayak idik baş olduk, kuru idik yaş olduk,
kanatlandık kuş olduk, uçtuk elhamdülillâh.”</strong> demesinin sebebi budur.</p>



<p>&nbsp;Daha sonra 6 kademede kişi ihlâsa ulaşır.
Kişinin manevî kalbi 14 kademede müzeyyen olmuştur. Allah ona yerlerin hem de
göklerin melekûtunu göstermiştir. Ve kısacası kâinatın bütününü fizik ve fizik
ötesi olarak görebilen kişidir. </p>



<p>Son
bir şey daha kalır, Tövbe-i nasuhla tövbe eden kişiye son kademe olan Salâh’ın
kapısı açılır. Salâh zaten Allah’ın koruması altındadır. O kişi Salihlerden
olur ve her Salih kul Allahû Tealâ’nın en üst kademede evliyasıdır. </p>



<p>Allahû
Tealâ böylece 7 tane velâyet kademesini Kur’ân-ı Kerim’de zikretmiştir. </p>



<p>Allah
razı olsun.</p>



<p><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dr.
Abdulcabbar BORAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/evliyalik-2-bolum.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İHSANLA MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAK DÎNİN TEMELİDİR</title>
		<link>https://kenthavadis.com/ihsanla-murside-tabi-olmak-dinin-temelidir.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/ihsanla-murside-tabi-olmak-dinin-temelidir.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 18:39:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=1998</guid>

					<description><![CDATA[Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz Yüce Rabbimiz bir kere daha bir gazete yazımızda, siz sevgili okurlarımızla biraraya getirdi. Ne kadar hamd edip şükretsek azdır. Bu yazımızda, mutluluğun yegâne vasıtası olan zikri işleyeceğiz. Zikir farz mıdır?&#160; Sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ bir şeyi, emir kipiyle ifade etmişse kesinlikle o farzdır. Çünkü Kur’ân Allah’ın kelâmıdır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz Yüce Rabbimiz bir kere daha bir gazete yazımızda, siz sevgili okurlarımızla biraraya getirdi. Ne kadar hamd edip şükretsek azdır. Bu yazımızda, mutluluğun yegâne vasıtası olan zikri işleyeceğiz. Zikir farz mıdır?&nbsp;</p>
<p>Sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ bir şeyi, emir kipiyle ifade etmişse kesinlikle o farzdır. Çünkü Kur’ân Allah’ın kelâmıdır. Allah’ın kelâmı olan Kur’ân’da bir şey, emir olarak olarak ifade edilmişse o farzdır ve mutlaka itaat etmemiz lâzımgelir. İşte “ZİKİR FARZ MIDIR?” sualinin cevabı hemen “EVET” olarak geliyor çünkü Allahû Tealâ Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:</p>
<p><strong><em>73/MUZZEMMİL-8:&nbsp;Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen). </em></strong></p>
<p>Ve Rabbinin İsmi&#8217;ni zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âyet-i kerimede Allahû Tealâ emrediyor: “<strong>Vezkur;</strong> zikret.” Bir de konuya bu açıdan baktığımızda Kur’ân-ı Kerim âyetlerinde, zikir karşımıza farz olarak çıkıyor.</p>
<p><strong>&nbsp;</strong><strong>Eğer zikir farz ise, günümüz dîn tatbikatındaki İsl</strong><strong>âm’da neden yerini almıyor? </strong></p>
<p>Zikir Allahû Tealâ’nın bize farz kıldığı vasıta emirlerden sadece bir tanesidir. Zikirsiz bir nefs tezkiyesi ve tasfiyesi hiç kimse için mümkün değildir. Dünya hayatında ruhun Allah’a ulaşması olan hidayet ve hacet namazıyla Allah’ın gösterdiği mürşide tâbiiyet dîn tatbikatında yer almadığı için bunun sonucu olan nefs tezkiyesinin yegane vasıtası zikir yok olmuş. Eğer nefs tezkiyesi ve tasfiyesinin yegane vasıtası zikir olmazsa hiç kimsenin mutluluğa ulaşması mümkün değildir. Buradan, dîn tatbikatından neler koptuğunu anlayabiliyoruz. Zikir yoksa nefs tezkiyesi yok, nefs tezkiyesi yoksa mutluluk yok, mutluluk yoksa dîn yaşanmıyor. Çünkü dînin sağlaması mutluluk ve huzurdur. Eğer dîn yaşanıyorsa orada mutluluk ve huzur hâkimdir.</p>
<p>Allahû Tealâ insanlardan sadece bir tek şey istiyor. Allahû Tealâ insanların dünya ve ahiret saadetine ulaşmasını istiyor. İnsanlar mutlu, huzurlu değilse dîn yaşanmıyor demektir. Sahâbe gibi Kur’ânda’ki İslâm’ı yaşayan herkes mutlaka, hem bu dünyada hem ahirette mutludur, huzurludur. Dînin olmazsa olmazları arasında ahiret ve dünya saadeti gelir.</p>
<p>Günümüz dîn tatbikatında vasıta emirler olarak İslâm’ın beş şartı var. Ve bu İslâm’ın beş şartı içerisinde vasıta emirlerin en önemlisi olan ZİKİR yok.</p>
<p>İslâm’ın 7 safha ve 4 teslimden oluştuğunu biliyoruz. Birinci safha; Allah’a ulaşmayı dilemektir. İkinci safha; irşad kademesine tâbî olmaktır. İrşad kademesine ulaşanlar ancak huşû sahipleridir. Huşû, ilk iki safhanın ortak özelliğini ifade ediyor. Eğer kişi, Allah’a ulaşmayı dilemediyse o zaman huşû sahibi olması mümkün değildir.</p>
<p>Huşû sahibi değilse, o kişinin mürşidine ulaşması mümkün değildir. Onun için İslâm tatbikatından bu iki tane farzın çıkacağını Peygamber Efendimiz (S.A.V) şu hadisle dile getiriyor: <strong><em>“Ümmetim içerisinde ilk kaldırılacak şey huşûdur, sonra namaz gelir.”</em></strong></p>
<p>Huşû Allah’a ulaşmayı dilemenin bir sonucudur. Namaz da bizi Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştırmanın bir vasıtasıdır. Ve bu ikisinin kalkacağını Allah’ın Resûl’ü net olarak ifade buyuruyor. Huşû ve hacet namazı dîn tatbikatında yer almadığı cihetle zikir İslâm’ın beş şartının içinde yok. Aslında Resûlullah’ın diğer hadîslerinden de bu neticeyi çıkarmak mümkündür. Örnek vermek gerekirse, sahâbe soruyor: <strong>“Ya Resûlullah, biz dînimizi senden öğrendik. İnsanlar bizden sonra dîni kimden öğrenecekler?”</strong> deyince, Resûlullah cevap veriyor: <strong>“Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz.”</strong></p>
<p>Sahâbe hidayete vesile olanlardı. Hidayete erdiren her devirde devrin imamıdır. O zaman Resûlullah neden “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz” diyor? Çünkü sevgili kardeşlerim, kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olursa,&nbsp; tâbî olduğu noktada o mürşidin ruhu sultanisi o kişinin başının üzerinde yer almıyor, devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor. Bu sebeple Resûlullah hadîs-i şerifte 21 basamağı birden ifade etmiş oluyor: <strong>“Hangisine tâbî olursanız hidayete ererseniz.”</strong></p>
<p>Tâbî olabilmek için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemek lâzımdır. Allahû Tealâ, mürşidine ihsanla tâbî olanların, başlarının üzerine devrin imamının ruhunun gelip yerleşeceğini ve o kişinin ruhunu Kendisine ulaştıracağını Kur’ân âyetleriyle beyan ediyor. Yani tâbiiyet için Allah’ı dilemek şart. Ama hidayete ermek için kesinlikle devrin imamı şarttır. Devrin imamının ruhunun gelip, o kişinin başının üzerine mutlaka yerleşmesi gerekir. Buradan önemli bir sonuca ulaşıyoruz, mürşid yoksa dîn yoktur. Ama mürşide tâbiiyet noktasında çok önemli bir ayrım vardır: “Nasıl olsa herkes bir mürşide tâbî oluyor, ben de gidip bir mürşide tâbî olayım böylece paçamı cehennemden kurtarayım.” diye bir anlayışla insan hangi mürşide tâbî olursa olsun neticeye ulaşması mümkün değildir. Çünkü tâbiiyetin mutlaka ihsanla gerçekleşmesi lâzımdır. İhsanla gerçekleşen tâbiiyetin başlangıcında Allah’a ulaşmayı dilemek vardır. Allah’a ulaşmayı dileyenler ancak ihsanla mürşide tâbî olanlardır. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe kişinin mürşide tâbî olması mümkün değildir.</p>
<p>14 asır evvel bunun misali Kur’ân Kerim’de verilmektedir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>49/HUCURÂT-14:&nbsp;Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tû’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîûllâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun). </em></strong></p>
<p>Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde münâfıklar da tıpkı sahâbe gibi gidip Resûlullah’a tâbî oluyorlar.</p>
<p>Araplar diyorlar ki: “Biz mü’min olduk.”</p>
<p>&nbsp;“De ki: Hayır siz mü’min olmadınız.”</p>
<p>&nbsp;“İslâm dairesine girdik deyin.”</p>
<p>Allahû Tealâ “Kalplerinize îmân girmedi.” diyor hem de bir şey daha söylüyor:</p>
<p>&nbsp;“Eğer Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat ederseniz amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyiz” buyuruyor.</p>
<p>Hacet namazıyla Allah’ın gösterdiği mürşide ihsanla tâbî olan kişi Allah’a ve resûlüne itaat eder.</p>
<p>&nbsp;Kişi mürşide tâbî olduğu an, o güne kadar işlemiş olduğu bütün günahlarını Allah Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre sevaba çevirdiği için, amelinden hiçbir şeyin eksilmesi söz konusu değildir. Îmânın kalbe girebilmesi, mutlak suretle Allah’a ulaşmayı dilemekle gerçekleşiyor. Yani buradan bir sonuca ulaşıyoruz. Araplar diyorlar ki: “Biz mü’min olduk.” “Hayır” diyor Allahû Tealâ, “Kalbinize îmân girmedi.” Yani: <strong>“Siz, Allah’a ulaşmayı dilemediniz. Allah’a ulaşmayı dileyip de tâbiiyet gerçekleştirirseniz, Allah ve resûlüne itaat ederseniz o zaman </strong><strong>Allahû Tealâ amellerinizden hiçbir şey eksiltmez”</strong> buyuruyor Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde.</p>
<p>Yedi safha dört teslimden oluşan İslâm’ın ilk iki safhası <strong>ihsanla mürşide tâbî olmak</strong> dînin temelidir. Bu temel olmayınca İslâm binasını yükseltebilmek mümkün değil sevgili kardeşlerim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>2/BAKARA-126:&nbsp;Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mines semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmil âhir(âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbin nâr(nâri) ve bi’sel masîr(masîru). </em></strong></p>
<p>Ve İbrâhîm: “Rabbim burayı emin (güvenli) bir belde kıl. Onun halkından Allah’a ve yevmil âhire îmân edenleri semerelerinden (çeşitli ürün ve meyvelerden) rızıklandır.” dediği zaman (Allah) şöyle buyurdu: “Kâfir olan kimseyi biraz metalandırırım (geçindiririm) ve sonra onu ateşin azabına maruz bırakırım, orası ne kötü bir varış yeridir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bakara-126’da Hz. İbrâhîm (A.S)’ın duası var. “Allah’a, o yevm’il âhire îmân edenleri rızıklandır.”</p>
<p><strong>Allah’a, o yevm’il âhire îmân edenler kimlerdir? </strong></p>
<p>Allah’a, o yevm’il âhire îmân edenler, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Kâfir olanlar da, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. “Onları biraz metalandırırım sonra onları ateşin içerisine koyarım” diyor Allahû Tealâ.</p>
<p>Hepinizin Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allahû Tealâ’nın hacet namazıyla gösterdiği mürşide tâbî olarak hem dünya hem de ahiret saadetine kavuşmanızı diliyor ve bu haftaki yazımızı burada tamamlıyoruz.</p>
<p>Allah razı olsun.</p>
<p><strong>&nbsp; Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/ihsanla-murside-tabi-olmak-dinin-temelidir.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEHDİ (A.S) VE İSA (A.S)’IN KUR’ÂNDAKİ İŞARETLERİ (1. Bölüm)</title>
		<link>https://kenthavadis.com/mehdi-a-s-ve-isa-a-sin-kurandaki-isaretleri-1-bolum.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/mehdi-a-s-ve-isa-a-sin-kurandaki-isaretleri-1-bolum.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2018 13:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[MEHDİ (A.S) VE İSA (A.S)’IN KUR’ÂNDAKİ İŞARETLERİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=1559</guid>

					<description><![CDATA[Mehdi (A.S) kimdir? Özellikleri nelerdir? Mehdi (A.S) 14 asır evvel Nebîler Sultanı Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in ahir zamanda geleceğini bize müjdelediği vekâleten devrin imamıdır. Hz. Peygamber (S.A.V) &#160;Efendimiz Mehdi (A.S)’la ilgili çok hadîsler söylemiştir. Bu hadislerden bir tanesi şöyle: “O ümmetimin en hayırlısıdır ve ümmetim arasında ihtilaflar başgösterdiği zaman Allah onu hidayetle gönderecektir.” Hadîste zikredilen [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehdi (A.S) kimdir? Özellikleri nelerdir?</strong></p>
<p>Mehdi (A.S) 14 asır evvel Nebîler Sultanı Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in ahir zamanda geleceğini bize müjdelediği vekâleten devrin imamıdır. Hz. Peygamber (S.A.V) &nbsp;Efendimiz Mehdi (A.S)’la ilgili çok hadîsler söylemiştir. Bu hadislerden bir tanesi şöyle: <strong>“O ümmetimin en hayırlısıdır ve ümmetim arasında ihtilaflar başgösterdiği zaman Allah onu hidayetle gönderecektir.”</strong></p>
<p>Hadîste zikredilen iki esas önemli mesaj vardır. Mehdi (A.S)’ın hidayetle gönderilmesi ve Ümmetin ihtilafı. Dînin omurgası hidayettir. Hidayet yoksa dîn yoktur. Hidayetin tatbikattan kaldırılması sebebiyle insanlar dînde fırkalara ayrılmışlar, İslâm âleminde ihtilaflar her yeri kaplamış durumda. Gerçekten günümüze baktığımız zaman 13. asrın müceddidi Said Nursi Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi İslâm âleminin üç tane temel hastalığı var: Cehalet, zaruret ve ihtilaflar. Hidayetin dîn tatbikatından çıkartılması sebebiyle İslâm âleminde cehalet, zaruret ve ihtilaflar gibi hastalıklar her tarafı kaplamış, bid’atlere dayanan bir dîn tatbikatı hak dînin yerini almıştır. Nebîler Sultanı Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Ümmetim arasında ihtilaflar başgösterdiği zaman Allahû Tealâ Mehdi’yi hidayetle gönderecektir.” buyurduğuna göre, ihtilafların İslâm âlemini kapladığı günümüzde Allahû Tealâ Mehdi (A.S)’ı hidayetle göndermiştir. 13. asrın müceddidi Said Nursi Hazretleri de kendisinden sonra 14. asrın müceddidi olarak Mehdi (A.S) ’ın geleceğini müjdelemiştir.</p>
<p><strong>Mehdi (A.S) gelmiş midir? </strong></p>
<p>Mehdi (A.S) gelmiştir. Vazifesini bizzat yerine getirmektedir. Sorulması gereken bir başka önemli sual acaba hidayet nedir? Çünkü Allah&#8217;ın ona “<strong>Mehdi</strong>” ismini vermesinin sebebi onu hidayetle vazifeli kılmasındandır. Hidayet yoksa ihtilaflar her tarafı kaplar. İslâm âleminde ihtilafları ortadan kaldıracak, İslâm birliğini hayata getirecek tek kavram hidayettir. İhtilafların tersi olan tevhid, birlik ve beraberlik tek cemaati oluşturmak hidayetle mümkündür.</p>
<p>Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bir başka hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor: “<em>Lâ tectemi ümmetî an dalâleti</em>. Benim ümmetim dalâlet üzere cem olmaz, birleşmez.” Bu sözün mefhumu muhalifînden hareket ettiğimizde, dalâletin zıttı olan “Hidayet” birlik ve beraberliğin adresidir. Öyleyse tevhid, cem olmak, bir olmak, beraber olmak hidayetle mümkündür. Hidayet, insan ruhunun dünya hayatında Allah&#8217;a ulaşmasıdır. Dünya hayatında ruhun Allah&#8217;a ulaşması ruhun hidayetidir. Allah&#8217;ın bütün emirlerine itaat yasak ettiği fiilleri hiç işlememek fizik vücudun hidayetidir. Nefsin hidayeti de nefsin manevî kalbindeki bütün hastalıklardan tamamen temizlenmesi ve yerine ruhun 19 tane hasletini faziletler olarak nefsimizin kalbine monte edilmesidir. Öyleyse görülüyor ki dînin tamamı hidayettir. Hidayetin kaybolduğu bir dönemde Allahû Tealâ Mehdi (A.S)’ı hidayetle gönderiyor.</p>
<p><strong>“Mehdi kelimesinin manası ve hidayetle ilişkisi nedir?”</strong></p>
<p>Mehdi kelimesi üç manayı içeriyor. Birinci manasıyla; hidayete ermiş kişi demektir. İkinci manası itibariyle; hidayete vesile olandır. Üçüncü manası itibariyle; hidayete erdirendir. Kur&#8217;ân âyetleri bunu bize söylüyor. Hidayete ermiş olması itibariyle Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesinin son kısmında Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>18/KEHF-17:&nbsp;Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden). </em></strong><br />
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah kimi Kendisine ulaştırmışsa o hidayete ermiştir. Mehdi kelimesinin birinci manası bu âyet-i kerimede zikrediliyor. İkinci manası için, Kur&#8217;ân’ın kalbi Yâsîn Suresinin 20-21. âyet-i kerimesine baktığımız zaman Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>36/YÂSÎN-20:&nbsp;Ve câe min aksal medîneti raculun yes’â kâle yâ kavmittebiûl murselîn(murselîne). </em></strong><br />
Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. &#8220;Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!&#8221; dedi.</p>
<p><strong><em>36/YÂSÎN-21:&nbsp;İttebiû men lâ yes’elukum ecren ve hum muhtedûn(muhtedûne).</em></strong></p>
<p>(Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve onlar, mehdilerdir (hidayete ermiş ve hidayete erdirenlerdir).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sizden ücret istemeyen hidayete ermiş olanlara tâbî olun ki bunlar kavim resûlleridir. Allahû Tealâ A’râf Suresinin 181. âyet-i kerimesinde Mehdi kelimesinin “Hidayete erdirmek” anlamındaki üçüncü manasını dile getiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>7/A&#8217;RÂF-181:&nbsp;Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne). </em></strong></p>
<p>Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakk’a (Allah’a) ulaştırırlar ve onunla adaletle hükmederler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yarattıklarımızdan bir ümmet var ki onlar Hakka ulaştırır ve hidayete erdirirler” diyor.</p>
<p><strong>&nbsp;</strong></p>
<p><strong>Mehdi (A.S)’ın hidayetle gelmesi Kur’ân’da nerede zikrediliyor?</strong></p>
<p>Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz sahâbesiyle yaptığı sohbetin birinde: “Yakında koyu gece karanlıkları gibi fitneler olacaktır” buyuruyor. Hz. Ali (R.A): “Ey Allah’ın Resûl’ü bu koyu gece karanlıkları gibi fitnelerden kurtuluş ne iledir?” Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Bu koyu gece karanlıkları gibi fitnelerden kurtuluş Allah’ın Kitab’ı olan Kur’ân’ladır.” Çünkü Kur’ân’da: “Sizden evvelkilerin bütün haberleri var, sizin aranızdakinin hükmü var, sizden sonra kıyamete kadar gelecek tüm insanların haberi var” buyuruyor.</p>
<p>İnsanlar zaman zaman “Mehdi (A.S) aslında yoktur, dînimize sonradan girmiş bir inanıştır.” diyorlar. Halbuki Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet-i kerimedelerde Mehdi (A.S)’dan bahsediyor. Bunların başında Tevbe Suresinin 33. âyet-i kerimesi geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>9/TEVBE-33:&nbsp;Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne). </em></strong></p>
<p>Resûl&#8217;ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen odur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Müşrikler kerih görse istemese de resûlünü hidayetle ve hak dînle dînin bütün safhalarını açıklamak üzere gönderen O’dur.” Hidayetin olmadığı bir dîn, hak dîn değildir batıldır. Hidayet yoksa gizli şirk vardır. Gizli şirk kişinin hevasına nefsine uyması halidir. Gerçekten günümüz dîn tatbikatı hidayetin yer almadığı sadece fizik bedenin yerine getirdiği İslâm’ın beş şartına indirgenmiştir. Vasıta emirlerden bir tanesi; Allah&#8217;a ulaşmayı dilemek yok. Vasıta emirlerden ikincisi; zikir yok. Bu ikisinin olmaması sebebiyle dîn yaşanmıyor.</p>
<p>Allahû Tealâ Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde gizli şirki şöyle tarif ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>45/CÂSİYE-23:&nbsp;E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). </em></strong></p>
<p>Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O nefslerini ilâh edinenleri görmüyor musun? Bir ilim üzere Allah onları dalâlette bırakmıştır. Kulaklarını ve gözlerini de mühürlemiştir. Kalplerini mühürlemiştir. Basar hassaları üzerine gışavet adlı perde yerleştirmiştir.</p>
<p>Nefslerini ilâh edinmek nedir? Tek ilâh, Allah’tır. Emirleri vardır, yasakları vardır ve Allahû Tealâ emirlere itaat etmemizi, yasaklara uymamızı emrediyor. Kişi Allah’ın bizdeki temsilcisi ruhun talebine uymazsa o zaman otomatik olarak nefsinin talebine uyar, nefsini ilâh edinir. Nefsini ilah edinen herkes gizli şirktedir. Nefsinin manevi kalbinde 19 tane hastalık var ve o afetler istikametinde her seferinde bir afete tâbî oluyor.</p>
<p>Gizli şirkin içindeki bu kişiyi ilmi olmasına rağmen Allah onu dalâlette bırakmıştır. Hidayetin muhtevasında yer almadığı ilim faydasız bir ilimdir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bir hadisinde: “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” buyuruyor. Faydasız ilim sahiplerini Allahû Tealâ Bakara Suresinin 44. âyet-i kerimesinde şöyle açıklıyor:</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>2/BAKARA-44</em></strong><strong>: <em>E te’murûnen nâse bil birri ve tensevne enfusekum ve entum tetlûnel kitâb(kitâbe) e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).</em></strong></p>
<p>İnsanlara birr&#8217;i (tezkiye ve teslim olmayı) emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz? Ve siz, Kitab&#8217;ı okuduğunuz halde hâlâ akıl etmiyor musunuz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cehenneme giden insanların başında ilimleri olmayan cahiller var.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>11/HUD-29</em></strong><strong>: <em>Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne</em><em> âmenû</em><em>, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).</em><br />
</strong>Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah&#8217;a aittir. Ve ben âmenû olanları ((Allah&#8217;a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab&#8217;lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha sonra ilmiyle amel etmeyen zalimlerdir. Sadece kurtuluşa ulaşan ruhun talebine uyarak Allah’a ulaşmayı dileyen ve hidayeti tebliğ ederek başkalarının hidayerine vesile olanlardır. Âyet-i kerimede bahsedilen “müşrikler” nefsinin talebine uyan ruhun talebine uymayanlardır. Nefsinin hevasına afetlerine uyanlar, her seferinde afetlerden bir tanesini ilâh edinenlerdir. Nefsinin afetlerini ilâh edinmesinin sebebi o afetin talebine uymasıdır. Aslında Allahû Tealâ bizlerin ruhun talebine uymasını ister. Dîni yaşamak bunu gerektirir. Ama eğer kişi ruhun talebine uymaz da nefsin talebine uyarsa o zaman gizli şirktedir. İnsanların gizli şirkten kurtulabilmesi, hidayeti dilemelerine bağlıdır. Dünya hayatını yaşarken Allah&#8217;a ulaşmayı dilemelerine bağlıdır. Gerçekten eğer kişi bu dileğin sahibi değilse o zaman amelleri de boşa gidiyor yani gizli şirk içinde olanların kurtuluşu mümkün değil.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>39/ZUMER-65</em></strong><strong>: <em>Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik(kablike), le in eşrekte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne). </em></strong></p>
<p>Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: &#8220;Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah&#8217;a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.&#8221; diye vahyolundu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Said</strong> <strong>Nursi Hazretlerinin müjdelediği Mehdi (A.S)’ın vazifesi nedir?</strong></p>
<p>Allahû Tealâ, Mehdi (A.S)’ı hidayetle görevli kıldığına göre dîn tatbikatından çıkarılmış olan Kur&#8217;ân’daki hidayeti 7 safha ve 4 teslim itibariyle insanlara öğretecek ve yaşatacaktır. Nitekim Allahû Tealâ, Mehdi (A.S)’dan Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde şöyle açıklıyor:</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>3/ÂLİ İMRÂN-81:&nbsp;Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne). </em></strong></p>
<p>Ve Allah, nebilerden, &#8220;Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah&#8217;ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz&#8221; diye misak aldığı zaman, &#8220;İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?&#8221; diye buyurdu. (Onlar da): &#8220;İkrar ettik (kabul ettik)&#8221; dediler. (Allahû Teâlâ): &#8220;Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.&#8221; buyurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âyet-i kerimede belirtildiği gibi Allahû Tealâ’nın kitap ve hikmet verdikleri peygamberlerdir. Bu âyet-i kerimede zikredilen ulûl’azm peygamberleri 5 tanedir. Misak alınan Nebîlerin arasında Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz de var. Çünkü Allahû Tealâ aynı hakikati Ahzab Suresinin 7. âyet-i kerimesinde açıklıyor. Ahzâb-7’de Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>33/AHZÂB-7:&nbsp;Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan). </em></strong></p>
<p>O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>Âli İmrân-81’deki Resûl Mehdi (A.S)’dır.</strong></li>
</ul>
<p>Âli İmrân-81’deki resûlün Peygamber Efendimiz olması mümkün değil, çünkü herşeyden evvel Peygamber Efendimiz şeriat kitabının sahibidir. Allahû Tealâ kendisine kitap (Kur’ân-ı Kerim) ve hikmet vermiş. Öyleyse âyet-i kerimede misak alınan nebîler arasında Peygamber Efendimiz de var. Ahzab Suresinin 7. âyet-i kerimesinde: “Biz senden de misak aldık.” buyruluyor.</p>
<p>Âyet-i kerimede bahsi geçen resûl, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in ahir zamanda geleceğini bize müjdelediği hidayetle görevli Mehdi Resûldür. Mehdi Resûl bir şeriat kitabının sahibi değildir. Mehdi Resûl şeriat kitabının sahibi olmamasına rağmen Allah onu hidayetle görevli kılmıştır. Nuh (A.S)’ın şeriatını, İbrahim (A.S)’ın şeriatını, Musa (A.S)’ın şeriatını, İsa (A.S)’ın şeriatını ve en son indirilen Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin şeriatını tasdik ediyor.</p>
<p>Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Mehdi (A.S), yahudiler arasında Tevrat’la hristiyanlar arasında İncil’le ve müslümanlar arasında Kur’ân-ı Kerim’le hükmedecek” buyuruyor. Hidayetle görevli kılındığına göre Mehdi (A.S) yahudilere Tevrat âyetleriyle 7 safha hidayeti, hristiyanlara İncil âyetleriyle 7 safha hidayeti ve müslümanlara Kur’ân âyetleriyle 7 safha hidayeti öğretiyor. Bu âyetten anlıyoruz ki Mehdi (A.S) birinci görevi dînleri birleştirmektir. Gerçekten dînler yoktur, bir tek dîn vardır. Bu dîn babamız İbrahim’in hanif dîni Arapça adıyla İslâm’dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>30/RUM-30</em></strong><strong>: <em>Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).</em></strong><br />
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah&#8217;ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah&#8217;ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hanif dîninin şeriatı da tektir.</p>
<p>Allah razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/mehdi-a-s-ve-isa-a-sin-kurandaki-isaretleri-1-bolum.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>RUH ve NEFS  (2. Bölüm)</title>
		<link>https://kenthavadis.com/ruh-ve-nefs-2-bolum.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/ruh-ve-nefs-2-bolum.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jan 2018 21:36:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[RUH ve NEFS]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=1532</guid>

					<description><![CDATA[“Ruh insana hayat verir” sözü Kur’ân’a ters düşüyor, öyleyse tamamen yanlıştır. &#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Allahû Tealâ Hicr Suresinde buyuruyor ki: &#160; 15/HİCR-23:&#160;Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn(vârisûne). Ve muhakkak ki; Biz, sadece Biz hayat veririz. Ve Biz öldürürüz. Ve varis olanlar da Biziz. &#160; “Ruh vücuttan çıkınca kişi ölür” Bu da yine Secde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><strong>“Ruh insana hayat verir”</strong> sözü Kur’ân’a ters düşüyor, öyleyse tamamen yanlıştır.</li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allahû Tealâ Hicr Suresinde buyuruyor ki:</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>15/HİCR-23:&nbsp;Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn(vârisûne). </em></strong></p>
<p>Ve muhakkak ki; Biz, sadece Biz hayat veririz. Ve Biz öldürürüz. Ve varis olanlar da Biziz.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<ul>
<li><strong>“Ruh vücuttan çıkınca kişi ölür”</strong> Bu da yine Secde Suresine göre yanlıştır.</li>
</ul>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>32/SECDE-11:&nbsp;Kul yeteveffâkum melekul mevtillezî vukkile bikum summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne). </em></strong><br />
De ki: &#8220;Size vekil kılınan ölüm meleği, sizi vefat ettirecek (öldürecek). Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.&#8221;</p>
<p>&nbsp;Evvela kişi ölüyor daha sonra ruh Allah’ın Zat’ına ulaştırılıyor. Öyleyse ruhun vücuttan çıkması kişiyi öldürmüyor.</p>
<p><strong>Ölüm Olayı Nasıl Cereyan Eder?</strong></p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ölen fizik vücuttur. Nefs ölmüyor, ruh zaten Allah’ın Zat’ına ulaşıyor, ruh Allah’ın ruhudur.&nbsp; Nefsin ölümü tatmasıyla fizik vücudun ölümü bu şekilde gerçekleşir. Fizik vücut 70 trilyon hücreden oluşur. Her hücrenin içerisinde mitokondriler vardır ve o mitokondriler elekrik üretirler. Elektrik üretimi elektrik alanları ve elektro manyetik alanlarla fizik vücut bir mıknatıs gibi <strong>N</strong> kutbuyla ruhu devamlı kendisine çeker, <strong>S</strong> kutbuyla da nefsi kendisine çeker ve böylece elektro manyetik çekim gücü devam ettiği sürece o kişi hayattadır. Ama bir gün Allahû Tealâ ecel zamanı gelip de emaneti almak istediği zaman mitokondrilere gönderilen enerji kesilir. Böylece doğrudan doğruya elektrik alanları yok olur, elektronik manyetik alanlar ortadan kalkınca çekim gücünü kaybeder. Fizik vücut artık o noktada nefs ve ruh için bir görüntüdür. Bir mekân hüviyetini taşımaz.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Böyle olunca doğal olarak bu söylenen hurafe bir bid’attır, yanlış bir inançtır.</p>
<p><strong>“Ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır”</strong> sözü Kur’ân’a ters düşmektedir. Evet, gerçekten ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır ama ölmeden evvel de insan ruhu Allah’a ulaşır ve Allahû Tealâ bunu üzerimize farz kılmıştır.</p>
<p><strong>Hidayet Ruhun Allah’a Ulaşması mıdır?</strong></p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kur’ân-ı Kerim’de insan ruhunun dünya hayatında ulaşması hidayettir. Allahû Tealâ bunu herkese farz kılmıştır.</p>
<p><strong><em>3/ÂLİ İMRÂN-73:&nbsp;Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun). </em></strong></p>
<p>Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah&#8217;a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz&#8217;in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm&#8217;dir (en iyi bilendir).</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong><strong><em>29/ANKEBÛT-5:&nbsp;Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi Le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).</em></strong></p>
<p>Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.</p>
<p>Burada nefsin Allah’a ulaşması mümkün değildir. Fizik vücudun da Allah’a ulaşması mümkün değildir. Öyleyse Allahû Tealâ bu âyet-i kerimeyi Kur’ân-ı Kerim’e koymuşsa bu tamamen ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşmasını ifade etmektedir. Sadece bu âyet-i kerimede değil pek çok âyet-i kerimede Allahû Tealâ ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını kesinlikle üzerimize farz kılmıştır.</p>
<ul>
<li><strong>Bu farz emri yerine getirmek isteyen kişinin ruhunu Allah’a ulaştırması için ne yapması gerekir?</strong></li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fizik bedenin kumandanının akıl olduğunu belirtmiştik. Aklın, ruhu Allah’a ulaştırmak istikametinde kesin karar alması lâzımdır. Eğer nefs aklı ikna ederse bu söylediğimiz hurafelere kişi bel bağlıyor, ona göre yanlış bir dîn tatbikatının içine giriyor.&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ama eğer ruh aklı ikna ederse -ki ruhun talebi Allah’a ulaşmayı dilemektir- o zaman o kişi şu idrakin sahibidir: “Allah tektir, ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşması vardır, bu üzerimize farzdır ve bunu kişi dilemesi halinde Allah’ın bunu kişi için gerçekleştireceğinden emindir.” Neden emindir? Çünkü Allahû Tealâ söz vermiştir.&nbsp;</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>13/RA&#8217;D-27:&nbsp;Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe). </em></strong></p>
<p>Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>Öyleyse kişinin ruhunu Allah’a ulaştırabilmesi sadece bir tek dileğe bağlıdır!</strong> <strong>Ama bu dilek kalbi bir dilektir. </strong>Kişi kalben Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde, Allah onu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır. Neden kalben dilemek? Çünkü Allah insanı devamlı olarak kalp üzerinden denetler. Kalp üzerinden değerlendirmeye tâbî tutar. Kişinin kalbinde bu talep varsa, 99 esmanın sahibi olan Allah, Rahmân esması ile o kişiye tecelli eder ve devamlı yardımlarını göndermeye başlar.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evvela Rahmân esmasının tecellisi o kişiye 7 furkan verilmesini sağlar. Rahmân esmasının tecellisi o kişiyi 12 ihsanın sahibi kılar. O kişi huşû sahibi olduktan sonra da hacet namazı ile mürşidini Allah’tan talep ederse Allah da ona mürşidini gösterecektir. Mürşidine tâbî olması halinde de Allahû Tealâ ona 7 tane ni’met verecektir. Ve akabinde 7 furkan verir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 12 ihsan ve 7 ni’metle desteklediği bu kişiye Allahû Tealâ vasıta emirleri sevdirir, böylece kişi günbegün zikrini artıracaktır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye ve tezkiye kademelerini bir bir geçecek; her kademede nefsin manevî kalbinde biriken fazıl miktarı % 7 artarak devam edecektir. Sonuçta nefs tezkiyesinin neticesinde kişinin kalbi % 51 aydınlanır. Buna karşılık her kademede ruh da bir gök katı yükseldiği için 7. gök katında 7 âlemi geçtikten sonra ruh Allah’ın Zat’ına ulaşır. Böylece kişi Allah’ın ermiş evliyasından olur.</p>
<ul>
<li><strong>Nefsin ıslahı nedir?</strong></li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Elbette ki ruhun ıslâhı diye bir şey söz konusu değil Kur’ân-ı Kerim’de. Islâh olması gereken nefstir zaten ifade ettik. Nefs insan vücudunda şeytanın melceidir. Nefsin manevî kalbinde devamlı insanı huzursuz ve mutsuz eden afetler vardır. Nefs karanlıklardan müteşekkildir. Ama bu nefsi tıpkı ruh gibi tamamıyla geceyken gündüze çevirmek üzerimize görev olarak verilmiştir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yani karanlıklardan oluşan nefsin tedavi edilmesi, bu hastalıklardan tamamen arınması temizlenmesi 2 kademelik bir olaydır; evvela afetlerin kontrol altına alınması 7 kademede tezkiye ile gerçekleşir. Daha sonra o kalbin tamamen temizlenmesiyle nefsin ıslahı söz konusu olur.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>Halk arasında sıkça kullanılan tabirler vardır. Mesela “Ruh Sağlığı”, “Ruh Hastası”, “Kötü Ruh” gibi. Ruh hastalığı var mıdır? </strong></li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ruhun hastalığı diye bir şey söz konusu değildir. Bu yanlış inanç nerden kaynaklanıyor; insanlar kitaplarda hep fizik ötesi her şeye “ruh” demişler. Nefs de bu zahirî âleme ait olmadığı için fizik olmadığı için nefse de “ruh” demişler. Aslında “hastalık, sağlık” olarak söylenen bütün sözlerin hepsi nefs için geçerlidir. Mesela “ruh hastalığı” deniyor aslında nefs hastadır.</p>
<ul>
<li>“Ruh sağlığı bozulmuş” diyorlar nefsin zaten afetlerden dolayı sağlığı bozuk durumdadır.</li>
<li>“Kötü ruh” diyorlar kötü olan nefstir.</li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hatta kitaplarda nefse “Nefs-i hayvani”, Allah’ın bize üfürdüğü ruha da “Ruhu sultani” ayrımı yapılmıştır. Ya da nefs olarak ifade edilmiş; nefs-i zülmanî, nefs-i rabbani diye ayrımlar yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnsanlar ruhun yerine nefsi geçirmişler ve ruh tamamen devreden çıkmış. Bugün hangi insana sorarsanız sorun “insan kaç vücuttan oluşur” derseniz hepsinin vereceği cevap: “2 vücut; fizik vücut ve nefs.”</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>Hâlbuki insan bir üçlüden oluşur: </strong></p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 1- Zahirî âleme ait olan fizik vücut.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 2- Berzah âlemine ait olan nef.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 3- Allah’tan üfürülen ruh.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üçünün yapıları da, geliş yerleri de hepsi birbirinden farklı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allahû Tealâ bizi bu şekilde yaratmış; nefs ve ruh vermiş. Olayları yaşıyoruz, ya nefsimize uyacağız şerr olanı yapacağız, ya da ruhun talebine uyarak doğrusunu yapacağız.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İrade, tercih hakkına sahip olmaktır. Dilediğini yapabilme yetkisidir. Gerçekten Allahû Tealâ’nın şu kâinatta serbest irade verdiği ve sorumlu kıldığı iki tane varlık vardır; insanlar ve cinler. Bunların dışındaki hiçbir varlıkta serbest irade yoktur.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İradeler açısından meseleye baktığımız zaman Allah’ın iradesine <strong>ilâhi irade</strong> diyoruz. Onun dışında Allahû Tealâ’nın yarattığı canlı ve cansız bütün mâhlukatı kontrol eden sünnetullaha <strong>külli irade</strong> diyoruz, birde üçüncü olarak Allahû Tealâ’nın insanlara ve cinlere verdiği <strong>cüz’i irade</strong> söz konusudur.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Öyleyse bu açıdan baktığımız zaman tercih yapabilme hakkı, doğruyu ve yanlışı yapabilme yetkisine sahip ve yaptıklarından da sorumlu olabilecek iki varlık vardır; birisi cinler diğeri de insanlar.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolayısıyla insanlar cüz’i iradeye sahip oldukları için cüz’i iradesi ile hayır da işleyebilir, şerr de işleyebilir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cüz’i irade yani serbest iradeye Allahû Tealâ çok kıymet veriyor.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Çünkü iradesini kullanmadığı takdirde dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dilemediği takdirde o kişinin gideceği yer cehennemdir. Yine iradesini kullandığı takdirde o kişinin gideceği yer cennettir. Yani tamamen kişinin iradesi ile yaptığı seçime bağlıdır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şimdi biraz da akıldan bahsetmek lâzım çünkü akıl çok önemlidir. Baş gözleri ışık kaynaklarından çıkan dalgaların cisimlere çarpmasıyla gözümüze geldikten sonra onları görmemizi sağlar. Ama ışık söndürüldüğü zaman ışık kaynağı yoksa karanlık bir odada göz bebeklerimiz açık olmasına rağmen biz birbirimizi göremeyiz. Demek ki gözün görme fonksiyonunu yerine getirilmesi için kesinlikle ışığa ihtiyaç vardır. Aklın da akledebilmesi için mutlaka vahye yani Kur’ân’a ihtiyaç vardır. Ama bu Kur’ân-ı Kerim’i kendisine okuyacak, öğretecek olan bir de Allah’ın tayin ettiği <strong>EHLİ ZİKRE</strong> ihtiyaç vardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman ruhun seyr-i sülûk yapabilmesi, hidayetin gerçekleşebilmesi için Allah tarafından hidayetçiler tayin edilmektedir. O hidayetçilerin insanlara gelip hidayeti tebliğ ederler. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>20/TÂHÂ-123:&nbsp;Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ. </em></strong></p>
<p>(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Âyetteki “hidayetime tâbî olursa” ifadesine göre hidayeti getiren bir kişi vardır, bu hidayetçidir. Hidayetçi hidayeti getirir ve hidayeti tebliğ etmesi halinde kişi ruhun talebine uyarak Allah’a ulaşmayı dilerse, gideceği yer cennet; ya da şeytanın tesiriyle nefsi aklını ikna edecek ve Allah’a ulaşmayı dilemezse gideceği yer cehennemdir. Burada seçim hakkı kişiye aittir ama içeride ve dışarıda olmak üzere her iki tarafta da negatif ve pozitif temsilciler vardır. İçerde ruh ve nefs vardır. Onların dışarıdaki temsilcisi şeytan ve mürşid vardır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolayısıyla kişi sonuçta bir karar verecek karar ruhun talebi istikametinde yani Allah’a ulaşmayı dilemekse, Allah’ın emri istikametindeyse o kişi kurtuluştadır. Allah mutlaka onu Kendisine ulaştırır kişi hidayettedir. Ama kişi Allah’a ulaşmayı dilememişse gideceği yer cehennemdir. İnsanı burada kurtuluşa ulaştıran söylediğimiz gibi akıl ve aynı zamanda iradedir, aklın ikna edilmesi söz konusudur.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allah razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/ruh-ve-nefs-2-bolum.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>RUH ve NEFS  (1. Bölüm)</title>
		<link>https://kenthavadis.com/ruh-ve-nefs-1-bolum.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/ruh-ve-nefs-1-bolum.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Nov 2017 10:32:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[RUH ve NEFS (1. Bölüm)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=1456</guid>

					<description><![CDATA[&#160;“Nefs nedir? Ruh nedir?” nefs de insanın bir vücududur, ruh da insanın bir vücududur. &#160;Genellikle bugüne kadar anlatılan dîn tatbikatı içerisinde insanlar nefs ve fizik vücut gibi hep 2 vücutlu olarak ifade edilmiş. Halbuki dînin yegâne kaynağı Kur’ân-ı Kerime baktığımız zaman sadece insan Allah tarafından bir üçlü ile yaratılmıştır. Hicr Suresinde “salsalin” adı verilen kuru [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;“Nefs nedir? Ruh nedir?” nefs de insanın bir vücududur, ruh da insanın bir vücududur. &nbsp;Genellikle bugüne kadar anlatılan dîn tatbikatı içerisinde insanlar nefs ve fizik vücut gibi hep 2 vücutlu olarak ifade edilmiş. Halbuki dînin yegâne kaynağı Kur’ân-ı Kerime baktığımız zaman sadece insan Allah tarafından bir üçlü ile yaratılmıştır.</p>
<p>Hicr Suresinde “salsalin” adı verilen kuru bir topraktan bir bedenle yaratılmışız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>15/HİCR-26:&nbsp;Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin). </em></strong></p>
<p>Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.</p>
<p><strong><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;</em></strong><strong><em>&nbsp;</em></strong>Şems Suresinde Allahû Tealâ: “Biz insanı bir nefsle dizayn ettik.” buyuruyor. Bu ikinci vücudumuz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>91/ŞEMS-7:&nbsp;Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. </em></strong></p>
<p>Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em></strong>Ve Secde Suresinde: “Biz insana ruhumuzdan üfürdük.” Buda Allah’tan üfürülen ruh üçüncü vücudumuz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>32/SECDE-9:&nbsp;Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). </em></strong></p>
<p>Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Topraktan yaratılan fizik vücudumuz içinde yaşamakta olduğumuz bu zâhiri âleme aittir. Nefsimiz berzah âlemine aittir. Ruh da Allah’tan biz üfürülmüş. İç yapıları da birbirinden farklıdır. Fizik vücut tamamen et ve kemikten oluşan iç organlardan mücehhez, beyinle kaim, aklın kumandasında çalışan, insanın kalıbı hüviyetindedir. Ama bu fizik beden nefs ve ruhun mekânıdır. Fizik bedenin içerisinde yarım ağırlıklar kanununa göre bulunan berzah âlemine ait bir nefsimiz vardır. Nefs de başlangıç noktasında tamamen karanlıklardan müteşekkildir. Nefsin manevî kalbinde 19 tane hastalık vardır; Kin ve nefret, yalan, cehâlet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptîlalar, kibir, küfür, mürailik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, zan ve zulüm olmak üzere 19 tane hastalık.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şimdi ruha geldiğimiz zaman ruh da Allah’ın emrinden ve o nefsteki afetlerin tam zıtları olan hasletler ruhta mevcuttur. Dolayısıyla birbirine zıt bir ikiz insan vücudunda yer alıyor. Ruh Allah’ı temsil ediyor. Nefs de şeytanı temsil ediyor. Ruh ve nefsi soyut olmasına rağmen somut bir misal ile canlandırmak gerekirse ruhu gündüze, nefsi de geceye benzetebiliriz.</p>
<ul>
<li>Ruh insana hep iyi olanı mı yapmasını mı ister, telkin eder?</li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211; Evet. Ruh Allah’ın emrindendir. Muhtevasında 19 tane haslet vardır. Sevgi, îmân, doğruluk, adalet, edep, ilim, cömertlik, sekinet, itaat, sabır, kanaat, şükür, tevazu, ketumiyet, hakikat, faziletler, vefa, ihlâs ve tevhit olmak üzere 19 tane haslet ki bütün güzellikler ruhta vardır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolayısıyla bütün insanlar bu üçlü ile yaratılmışlardır. Bir de Allahû Tealâ insana serbest irade vermiştir. Serbest irade; dilediğini yapabilme yetkisi, Allah’ın verdiği cüz’i irade; seçim, tercih yapabilme hakkı olarak ifade edilebilir. Fizik vücudun kumandanı akıldır. Her Fizik vücut bir fiil işlediğinde, bir ameli gerçekleştirdiğinde mutlaka amelin işlenmesinden önce karar organı akıldır. Aklın da 2 müşavirinden bir tanesi nefstir, bir tanesi de ruhtur. Şeytan nefsimizin manevî kalbindeki hastalıklara tesir etmek suretiyle devamlı aklı şerr istikamette kullanmak ister. Allah’ın temsilcisi ruh da, Allah’tan aldığı emirleri akla ulaştırmak suretiyle aklı ruh istikametinde karar almaya ikna eder.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sonuçta akıl hangi ortamda şuurlanmışsa o istikamette yeşil ışık yakıyor. Akıl Allah’ın emirlerinin hiç yerine getirilmediği, tüm yasaklarının işlendiği bir ortamda şuurlanmışsa o zaman devamlı nefsin taleplerine evet diyecektir, kişi şerr işleyecektir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Aklın şuurlanması nasıl oluyor?</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İşte Allahû Tealâ bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Hanif fıtratıyla yaratılan insanlar hanif dînini yaşamakla mükelleftirler. Doğuştan insan bir aile ortamında dünyaya gelir. Çevresi anne babasıdır. Ve o kişinin aklının şuurlanması anne babasının kendisine öğrettikleriyle oluşuyor. Eğer anne baba Allah’ın bütün emirlerinin yerine getirildiği yasak ettiği fiillerin işlenmediği bir hayatı yaşıyorlarsa doğal olarak kendindekileri çocuğa aktaracaklardır. Kendindekileri bilgiyi ona ulaştıracaklardır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Aklın şuurlanmasında ailenin yönlendirmesi en temel etkendir!</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evet, ama eğer anne baba Allahû Tealâ’nın emrilerini hiç yerine getirmiyor, yasak ettiği fiilleri de işliyorlarsa doğal olarak kendilerindeki bilgiyi de o çocuğa ulaştıracaklardır. Akıl negatif ortamda şuurlanacaktır. Bu sebeple negatif ortamda şuurlanan bir çocuk için Allahû Tealâ Zümer Suresinde kıyâmet gününde hem kendilerini hem de çocuklarını hüsrana düşürenleri ifade etmektedir.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>39/ZUMER-15:&nbsp;Fa’budû mâ şi’tum min dûnih(dûnihi), kul innel hâsirîne ellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeh(kıyâmeti) e lâ zâlike huvel husrânul mubîn(mubînu).</em></strong></p>
<p>Artık O’ndan başka dilediğiniz şeye tapın. De ki: &#8220;Muhakkak ki, kendilerini ve ailelerini hüsrana düşürenler, kıyâmet günü hüsrana uğrayacak olanlardır.&#8221; Bu apaçık bir hüsran değil mi?</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolayısıyla anne-baba çok çok önemlidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: <strong>“Her doğan çocuk hanif fıtratıyla, İslâm fıtratıyla doğar.”</strong> Yani Allah’a teslim olacak standartlarda doğar. <strong>“Ama anne baba onu yahudi, mecusi, putperest yapar.”</strong> Demek ki eğer anne baba Allah’ın emirlerini yerine getirmiyor, yasak ettiği fiilleri işliyorsa doğal olarak çocuğuna onu aktaracağı için çocuğu devamlı negatif istikamette işler yapacaktır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kâlû belâ gününde Halk arasında “Ne zamandan beri Müslümansınız” dendiğinde hepimizin bir cevabı var: “Kâlû belâdan beri?” Neden? Çünkü Allahû Tealâ 3 vücutla yarattığı insanı o gün huzurunda toplamış, ruhundan misâk almış; dünya hayatında Allah’a ulaşacağına dair. Fizik vücudundan ahd almış; şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olacağına dair. Ve nefsinden yemin almış; 7 kademede tezkiye olacağına dair.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolayıyla çocuk “benim annem babam şirkin içindeydi, onların fiilleri sebebiyle beni azaplandıracak mısın” dememesi için Allahû Tealâ kâlû belâ gününde önlemi almış ve bizlere verdiği 3 vücut ve 3 yeminle hepimizi Kendisine bağlamıştır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ve Allahû Tealâ bu konuya şöyle ışık tutuyor:</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>31/LOKMÂN-15:&nbsp;Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). </em></strong></p>
<p>Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah&#8217;a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolayısıyla hiç kimse: “Benim annem babam şirkin içindeydi, onların öğretisi sebebiyle ben cehenneme gittim” diye bir mazeretin sahibi olamaz. Çünkü Allahû Tealâ kâlû belâ gününde herkesin ruhundan misâk, fizik vücudundan ahd ve nefsinden yemin almış; Allah’a teslim olacaklarına dair??. Ve bu dünya hayatında yaşarken onları bize hatırlatmak ve yeminlerini de yerine getirmek üzere de Allahû Tealâ katından hidayetçiler göndermiştir, o hidayetçiler bize âyetleri okur.</p>
<ul>
<li>Her insan bu emirleri yüzde yüz yerine getirmekle mükellef midir?</li>
</ul>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evet, Allahû Tealâ herkese farz kılmıştır. Çünkü bütün insanlar için Allah’ın seçtiği dîn hanif dîni ve herkesi de hanif fıtratı ile yaratmıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’de: <strong>“Herkes hanif fıtratıyla dünyaya gelir ama anne baba onu yanlış istikamete sevk eder.”</strong> buyuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Konumuza dönecek olursak nefsimiz, fizik bedenimiz ve ruhumuz; 3 vücudumuz var, onların Allah’a teslim olacağına dair Allah’ın emirleri var. Ruhun Allah’a ulaşmasından başlayacak olursak, ama halk arasında da bir inanış var “Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür” diyorlar.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gerçekten az evvel de ifade ettiğim gibi nasıl insanoğlu anne babasından yanlış bir şekilde eğitilebiliyorsa çevredeki insanlardan da yanlış bilgiler kendisine ulaşabilir. Böyle olunca Kur’ân’a ters düşen hurafeler, bid’atlerle insan dîni yaşamaya kalkarsa hiçbir zaman kurtuluşa ulaşamaz. İşte ifade ettiğiniz <strong>“ruh insana hayat verir, ruh vücuttan çıkınca kişi ölür, ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır, hayattayken insan ruhunun Allah’a ulaşması yoktur”</strong> bunlar yanlış inançlardır, bir bid’attır. Doğrusu nedir? Doğrusu Kur’ân-ı Kerim’de zikredildiği gibidir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tek tek bu söylediklerimizi Kur’ân âyetleri ile karşılaştıralım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>(Devamı bir sonraki yazıda…)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;<strong>Dr. Abdulcabbar BORAN</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p><strong>&nbsp;</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/ruh-ve-nefs-1-bolum.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tatbikattan Kaldırılan Mürşide Tâbiiyet, Huşû ve Namaz</title>
		<link>https://kenthavadis.com/tatbikattan-kaldirilan-murside-tabiiyet-husu-ve-namaz.html</link>
					<comments>https://kenthavadis.com/tatbikattan-kaldirilan-murside-tabiiyet-husu-ve-namaz.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kent Havadis]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 08:58:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdulcabbar BORAN]]></category>
		<category><![CDATA[Huşû ve Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Tatbikattan Kaldırılan Mürşide Tâbiiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kenthavadis.com/?p=1360</guid>

					<description><![CDATA[Sadece İslâm’ın beş şartını tatbik ederek gerçekten dînini yaşadığını zanneden çok insan vardır. Dînin yegane kaynağı Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman bunun imkansız olduğunu görüyoruz. Özellikle günümüz dîn adamlarının çokça göz ardı ettiği bir hakikat vardır: Mürşide tâbiiyet. Tâbiiyet dîn tatbikatından çıkartılmış durumda. Tâbiiyet yoksa dînin yaşanması mümkün değildir. &#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece İslâm’ın beş şartını tatbik ederek gerçekten dînini yaşadığını zanneden çok insan vardır. Dînin yegane kaynağı Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman bunun imkansız olduğunu görüyoruz. Özellikle günümüz dîn adamlarının çokça göz ardı ettiği bir hakikat vardır: Mürşide tâbiiyet. Tâbiiyet dîn tatbikatından çıkartılmış durumda. Tâbiiyet yoksa dînin yaşanması mümkün değildir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel şöyle buyuruyor: <strong>“Benim ümmetim içerisinde ilk kaldırılacak şey huşû, sonra da namazdır.”</strong>&nbsp;</p>
<p>Hadîs-i şerifteki bu huşûnun nasıl oluştuğunu bir kere daha Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle dile getirelim. Ve hadîs-i şerifteki bu namaz da aslında bizi mürşide ulaştıran namazdır.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Öyleyse eski ümmetlerin başına gelen olay bugün İslâm âleminin de başına gelmiş durumdadır. Şu anda dîn tatbikatında ne Allah’a ulaşma dileği var ne de tâbiiyet. Bu ikisinin yokluğu dîni yaşanmaz hale getirmektedir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Allah’la kul arasına kimse giremez” diyorlar. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman: Allahû Tealâ, bizzat Kendisiyle kulları arasında her bir seviyede Nebîlerin yaşadığı dönemlere, asâleten devrin imamı olarak Nebîleri vazifeli kılmıştır.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong><strong><em>21/ENBİYÂ-73:&nbsp;Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne). </em></strong></p>
<p>Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Nebîler her zaman parçasında yoktur, her kavimde de yoktur. Ama Allahû Tealâ bütün insanların mutlu olmasını istiyor ve insanların mutluluğu, babamız İbrahim’ in hanif dini, Arapça adıyla İslam’ın 7 safha ve 4 teslimden oluştuğunu ve bu 7 safha 4 teslimi yaşamakla ancak mutluluğa ulaşabileceğimizi Allahû Tealâ âyetlerle bize bildiriyor. Öyleyse sadece mutluluk, huzur, bir kavmin dîni nebîden öğrenmesiyle değil, tüm insanların hanif dînini yaşamasıyla mümkündür.</p>
<p>Nebîlerin olmadığı dönemlerde Allahû Tealâ her kavmin içerisinde resûlleri vazifeli kılmıştır. Zaman itibariyle kavim resûlleri arasında bir kesinti yoktur. Her kavimde Allah’ın hidayetle vazifeli kıldığı resûller vardır. Allahû Tealâ bütün zaman parçalarında kavim resûlleri vazifeli kıldığını Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde ifade buyuruyor.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>23/MU&#8217;MİNÛN-44:&nbsp;Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).</em></strong></p>
<p>Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nebî resûllerin olmadığı zaman dilimi içerisinde, kavim resûllerinden bir tanesini Allahû Tealâ, vekâleten devrin imamı olarak seçiyor. Kısacası her devirde Allahû Tealâ’nın öğretisiyle Allah, devrin imamına bu dîni öğretmektedir. Devrim imamı da tüm diğer insanlara öğretmektedir.</p>
<p>Söylediğimiz gibi her devirde ister asâleten devrin imamı, ister vekâleten devrin imamı olsun, o sadece bir kişidir. Fiziki şartlar itibariyle tüm insanların ona ulaşması mümkün değildir. Bu sebeple Allahû Tealâ herkesin kolayca kurtuluşa ulaşması babında her kavimde resûller vazifeli kılmıştır. Aynı kavmin yaşadığı farklı yerleşim birimlerinde resûllere bağlı velî mürşidler tayin etmiştir.</p>
<p>Allahû Tealâ mürşide tâbiiyeti bütün insanlara farz kılmıştır. “<strong>Kul ile Allah arasına kimse giremez</strong>” ifadesi bir bid’attır, bu bir şeytanî tuzaktır. Şeytan bu tuzakla insanları Allah’ın yolundan men etmektedir.</p>
<p>Allah’a ulaşma dileği dîn tatbikatından çıkınca doğal olarak dalâlette olan bir kişinin mürşidine ulaşması söz konusu değildir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de tam 7 tane âyet-i kerime gurubuyla dalâlette olanların irşad kademesine ulaşıp tâbî olması söz konusu değildir. Kehf Suresinin 17. âyeti kerimesi bunun kesin ispat vasıtasıdır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>18/KEHF-17:&nbsp;Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden). </em></strong></p>
<p>Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine Tâhâ 123. âyeti kerimesinde, hidayete tâbî olmayanların dalâlette kalacağı bildiriliyor. Dalâletten kurtulmanın ancak hidayete tâbî olmakla, hidayetçiye tâbî olmakla gerçekleştirileceği bildiriliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>20/TÂHÂ-123:&nbsp;Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.</em></strong></p>
<p>(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kasas Suresinin 50. âyeti kerimesinde Allahû Tealâ: “Hevasına tâbî olanlardan daha zalim kim vardır? Onlar için bir hidayetçi yoktur.” buyuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>28/KASAS-50:&nbsp;Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne). </em></strong></p>
<p>Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbi olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve daha ötede Câsiye Suresinin 23. âyeti kerimesinde; hevasını ilah edinenlerin mürşide ulaşmayacağı, ifade buyruluyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>45/CÂSİYE-23:&nbsp;E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). </em></strong></p>
<p>Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahkâf Suresinin 32. âyeti kerimesinde aynı hakikatle, Cuma-2, Âli İmrân-164’te dalâlette olanların mürşide ulaşmayacağı zikrediliyor.</p>
<p><strong><em>&nbsp;</em></strong></p>
<p><strong><em>46/AHKÂF-32:&nbsp;Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). </em></strong></p>
<p>Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Öyleyse mürşide ulaşanlar dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyen hidayette olanlardır. Allah’a ulaşmayı dileyenler için mürşid vardır. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için mürşid söz konusu değildir.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Günümüz dîn tatbikatında mürşid eğer reddediliyorsa o zaman kesinlikle bu insanların Allah’a ulaşmayı dilemedikleri sonucuna ulaşıyoruz. Evvel emirde dîn hidayetten ibarettir. Hidayetin giriş kapısı da Allah’a ulaşmayı dilemektir. Dileyen herkes mutlaka Furkanların sahibi kılınır, mutlaka 12 ihsanla mürşidine ulaştırılır.</p>
<p>Enfâl Suresinin 29. âyeti kerimesinde, Allah’a ulaşmayı dileyen takva sahipleri için Allahû Tealâ, onlara Furkanları vereceğini ve 12 tane ihsanla huşû sahibi kılacağını ve huşû sahibi olan kişinin de hacet namazıyla mürşidine ulaştırılacağını ifade buyuruyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>8/ENFÂL-29:&nbsp;Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi). </em></strong></p>
<p>Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mürşide ihsanla tâbiiyet insanları kurtuluşa ulaştırır, ihsanla tâbiiyet ıslah edici amellere başlamamızı sağlar, ihsanla tâbiiyet günahlarımızın sevaba çevrilmesini nasip kılar, ihsanla tâbiiyet derecat sistemimizi arttırır. Kısacası Allah’a ulaşmayı dilemeyen herhangi bir insan bir mürşide gidip tâbî olursa, bu tâbiiyetin hiç kimseye bir fayda sağlaması söz konusu değildir. Tâbiiyetin kişiyi Allahû Tealâ’nın 7 ni’metine ulaştırması ancak Allah’ın gösterdiği (tayin ettiği) mürşide ihsanla tâbî olmasıyla mümkündür.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; El almak farzdır. El almak ve tâbiiyet, ikisi de aynı hakikattir. Nasıl sahâbe Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e biat ettilerse, günümüzde de bu biatın devamı, el almak, mürşidin önünde tövbe etmek herkese farzdır.&nbsp;</p>
<p>Allahû Tealâ bu hakikati Kur’ân âyetlerinde şöyle belirtiyor, Nebîler Sultanı Peygamber Efendimize diyor ki Nisâ-64’te: “Eğer o nefslerine zulmedenler, sana gelseler, Allah’tan mağfiret dilerlerse, sen de onlar için mağfiret talep edersen Allah onların tövbesini kabul buyuracaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>4/NİSÂ-64:&nbsp;Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).</em></strong></p>
<p>Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allahû Tealâ’nın kesin olarak kabul ettiği tövbe, mürşit önünde yapılan tövbedir. Mürşit önünde yapılan tövbenin ihsanla gerçekleşmesi lâzımdır. İhsanla tâbiiyet ancak, günahlarımızın sevaba çevrilmesini sağlar. İhsanla tâbiiyet derecelerimizin yükselmesini nasip kılar.</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeytan her konuda insanları tuzağına düşürmüştür. İnsanlar arasında çok fazla rağbette olan bir kavram; “Şefaat’tir”. İnsanlar namazlarından sonra Allah’tan şefaat dilerler ve şefaatin kıyamet gününde Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le olacağına inanırlar. <strong>Halbuki şefaat bu dünya hayatındadır!</strong></p>
<p>İhsanla mürşidine tâbî olan kişi Allah’tan mağfiret talep eder. Allah ile o kişi arasında bu mağfirettir. İhsanla mürşidine tâbî olan kişi için, devrin imamı da mağfiret talep eder. Bu da devrin imamı ile Allah arasında mağfirettir. Ama tövbe eden kişi ile devrin imamının ruhunun başının üzerinde yer aldığı kişi için bu olay bir şefaattir. Ve şefaat bu dünya hayatında, günahlarımızın sevaba çevrilmesi gerçekleşir. Nisâ Suresi 64’te Allah’ın garanti kabul ettiği tövbe aslında bir nevî şefaattir. Çünkü o güne kadar işlemiş olduğunuz bütün günahları Allahû Tealâ sevaba çeviriyor.&nbsp;</p>
<p>Bu sebeple Mu’min-15’te Allahû Tealâ:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>40/MU&#8217;MİN-15:&nbsp;Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı). </em></strong></p>
<p>Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sevgili okurlar, Allah’a ulaşmayı dilemek bir duadır. Mürşide tâbiiyet bir şefaattir. Günümüzde hem himmet kavramı, hem şefaat kavramı tamamıyla devreden çıkmış durumdadır. Dua da söz konusu değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman, 2 gurup insanı görüyoruz:&nbsp;</p>
<ul>
<li>Dünyayı talep edenler.</li>
<li>Ahireti talep edenler</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>42/ŞÛRÂ-20: Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).</em></strong></p>
<p>Kim ahiret hasatını (mahsulünü, kazancını) isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona (da) ondan (dünya kazancından) artırırız (veririz). Ve onun ahirette nasibi yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ayeti kerimede bildirildiği gibi dünyalık talebinde olan insanlara Allahû Tealâ’nın istediklerini vereceğini ama ahirette nasiplerinin olmayacağını ifade buyuruyor. Ahireti talep edenler için Allahû Tealâ’nın artıracağını Rabbimiz beyan ediyor.</p>
<p>Allah razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://kenthavadis.com/tatbikattan-kaldirilan-murside-tabiiyet-husu-ve-namaz.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
