Advertisement

AHİRET VE DÜNYA SAADETİNE MANİ OLAN BİD’ATLER (2. Bölüm)

Sevgili kardeşlerim, hidayete eren kurtuluşa erenler, mutlaka Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunanlardır.

3/ÂLİ İMRÂN-112: Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).

Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah’ın ipine (Sıratı Mustakîm’e) ve insanlardan bir ipe (Allah’a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah’tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah’a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.

Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, ruhu Allah’tan bir ipe Sırat-ı Mustakîme, kendisi de insanlardan bir ipe (mürşide) sarılmıştır. Bu, Kur’ân’daki İslâm’ın ilk iki safhasıdır. Allah’a ulaşmayı dilemek ve mürşide tâbiiyet gerçekleşmediği süre içerisinde hiçbir zaman hiç kimsenin kurtuluşa ulaşması mümkün değildir. 

Günümüzde insanlar “Kalbinde zerre kadar îmânı olan mutlaka cennete gider.” sözüne dayanarak Allah’ın varlığına inanan herkesin cennete gideceğini söylüyorlar. İblis insanları bu şekilde bir hurafe ile aldatıyor. Îmân, Allah’ın varlığına inanmak demek değildir. Sevgili kardeşlerim îmânın kalbe girmesi ancak Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkündür.

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tû’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîûllâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

Allahû Tealâ, Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde belirtildiği gibi, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesin hassalarına engeller koyar. Onların basar hassası üzerinde gışavet adlı perde vardır. Kulaklarındaki semi hassasının mührü mühürlenmiştir ve kalplerindeki fıkıh hassası mühürlüdür.

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûren).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

“Sen Kur’ân-ı Kerimi kıraat ettiğin zaman seninle yevm’il âhire, Allah’a ulaşma gününe îmân etmeyenlerin arasına baş gözlerine hicab-ı mesture, kulaklarına vakra, kalplerine ekinnet koyduk.”

Kişi tebliğe muhatap olduğu zaman, eğer Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allah onun hassalarına engeller koyuyor. Allahû Tealâ’nın hassalarına engel koyduğu kişiler mürşide tâbî olmayacakları için uzuvlarına da engeller koyuluyor. Bu birbirini takip eden iki tane esas faktördür. O sebeple hassalarına ve uzuvlarına engel konulan insanlar, sağır, dilsiz ve körlerdir. Bu engellerin kaldırılabilmesi mutlaka o kişinin davete icabet etmesine, Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlıdır.

Sevgili kardeşlerim, ehli kitaptan kâfirler ve müşriklerin kimler olduğunu bir kere daha zikredelim. Ehl-i kitaptan olan müşrikler putlara tapanlar değildir. “Kitap ehlinden” ifadesi ile, bunların açık şirkte olmayan, gizli şirktekiler olduğu neticesine ulaşıyoruz.

Günümüzde İslâm’ın beş şartı, herkesi Allah’ın yolundan saptırmaya yetmiştir. İslâm’ın beş şartı içerisinde İslâm’ın ilk iki safhası olan “Allah’a ulaşmayı dilemek ve mürşide tâbiiyet.” yoktur. Bu iki safhanın varolmaması sebebiyle İslâm’ın beş şartı hiç kimseyi kurtuluşa ulaştırmaz. Bu sebeple Allahû Tealâ Rûm-31 ve 32’de şöyle buyuruyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O’na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Müşrikler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir, takva sahibi olmayanlardır, hacet namazı kılarak mürşidlerine tâbî olmayanlardır. Onlar dînde fırkalara ayrılmışlardır. Her hizip yanındakiyle ferahlanıyor. Dînde fırkalara ayrılanlar yine bir kişinin etrafında toplananlardır. Ama etrafında toplandıkları kişi Allah’ın irşadla vazifelendirdiği kişi değildir. Bu sebeple Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde: “ve dînde fırkalara ayrılmayın.” buyuruyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve mürşidlerine tâbî olmayanlar, dînde fırkalara ayrılanlardır. Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır, mürşidi olmayanlar şeytana tâbî olanlardır.

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allahû Tealâ Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde bu hakikati dile getiriyor.

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

            Yani, Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç hepsi şeytana tâbî oldular. “Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç” dendiğine göre, iblise tâbî olanlar Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes kesinlikle ikinci safhada iblise tâbî olur.

18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

Allah kimi dalâlette bırakırsa onun için bir velî mürşid bulunmaz. Ancak Allah’a ulaşmayı dileyenler için bir velî mürşid söz konusudur. Allahû Tealâ açıkça bunu dile getiriyor.

Ayrıca, bir de Rûm-32’de belirtildiği gibi, dînde fırkalara ayrılanların hepsi iblise tâbî olanlardır. Yani insan şeytanların peşinden gidenlerdir. İnsan şeytanlar Allah tarafından seçilmeyenlerdir. Kendileri Allah’a ulaşmayı dilememiş, başkalarının ulaşmasına mâni olan kişilerdir. İşte insanlar onların peşinden gidiyorlar ve her hizip ne yazık ki yanındakiyle ferahlanıyor.

Âli İmrân Suresinin 103. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle emir buyuruyor: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, yani Allah’a ulaşmayı dileyin.” Ruh için Allah’ın ipi Sıratı Mustakîm’dir. “Dînde fırkalara ayrılmayın.” Yani mürşidinize tâbî olun buyuruyor. 

3/ÂLİ İMRÂN-103: Va’tasımû bi hablillâhi cemîân ve lâ teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne).

Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.

            Cinn Suresinin 23. âyet-i kerimesine baktığımız zaman Allahû Tealâ bir hakikati dile getiriyor.

72/CİNN-23: İllâ belâgan minallâhi ve risâlâtihi, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).

(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.

“Kim Allah’a ve resûlüne isyan ederse” Allah’a isyan edenler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Resûle isyan edenler, ona tâbî olmayanlardır. Ama bunlar sadece tâbî olmamakla kalmıyor, aynı zamanda başkalarının da Allah’a ulaşmayı dilemesine mani oluyor. Kim Allah’a, O’nun resûlüne asi olursa, muhakkak ki onun için ebedi cehennem ateşi vardır.

Cehennemlikler 53 tane âyet-i kerime gereğince cehennemde ebedi kalacak olanlardır. Evet, 53 tane âyet-i kerime cehenneme giren kişinin orada ebedi kalacağını ifade buyuruyor.  Cehenneme giren insanlar Mu’minûn Suresi 103. âyet-i kerimesi gereğince günahları sevaplarından fazla olanlardır. Günahları sevaplarından fazla olanlar mutlaka cehennemin yedi kapısının birisinden içeri girerler. Gerçekten zümre zümre cehenneme girenler var. Burada zümre zümre demesinin sebebi, yedi cehennem olması ve cehennemin yedi kapısının her birinden bir grubun girmesi suretiyle cehennemliklerin yedi zümreye ayrılmasıdır.

23/MU’MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyen kalacak olanlardır.

Allahû Tealâ cehennemin, cennetlikler için bir gezinti yeri olduğunu beyan ediyor. Hapishanede olan bir kişi hapishaneye cezasını çekmek üzere girmiştir. Bir de hapishanede olan biteni öğrenmek üzere gezen kişiler vardır. işte cehennemi de bir ebedi hapishane şeklinde düşünürsek, cennetlikler cehennemi gezip görenlerdir. Cehennem cehennemlikler için bir azap çekme yeridir. Başlangıç noktasında cennetlikler de, cehennemlikler de mutlaka cehenneme girerler. Cehennemlikler orada kalarak ebedî azap çekecek, cennetliklerse cehennemi ve şiddetli azabı gördüklerinde, Rablerine hamd ve şükrederek oradan ayrılacak ve ait oldukları cennetlere gideceklerdir.

19/MERYEM-71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).
Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.

            Başlangıç noktasında üç tane âyet-i kerime grubu gereğince insanlar dalâlettedir ve dalâlette olanların da gidecekleri yer cehennemdir. En’âm Suresinin 77. âyet-i kerimesinde Hz. İbrâhîm (A.S)’ın, Şuarâ-20’de Hz. Musa (A.S)’ın, Duhâ-7’de Hz. Muhammed (S.A.V)’ın dalâlette olduğunu ama resûl ve nebî olmaları hasebiyle Allahû Tealâ’nın onları hidayete erdirdiği kesinlikle beyan ediliyor.

6/EN’ÂM-77: Fe lemmâ reel kamere bâzigan kâle hâzâ rabbî, fe lemmâ efele kâle le in lem yehdinî rabbî le ekûnenne minel kavmid dâllîn(dâllîne).

Ay’ı doğarken görünce: “Benim Rabbim bu.” dedi. Fakat kaybolunca: “Eğer Rabbim beni hidayete erdirmezse, mutlaka dalâletteki kavimden olurum.” dedi.

26/ŞUARÂ-20: Kâle fealtuhâ izen ve ene mined dâllîn(dâllîne).

Musa (A.S): “Onu yaptığım zaman ben, dalâlette olanlardandım.” dedi.

93/DUHÂ-7: Ve vecedeke dâllen fe hedâ.

Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.

(Devamı bir sonraki yazıda)

Dr. Abdulcabbar BORAN

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir