Advertisement

İHSANLA MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAK DÎNİN TEMELİDİR

Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz Yüce Rabbimiz bir kere daha bir gazete yazımızda, siz sevgili okurlarımızla biraraya getirdi. Ne kadar hamd edip şükretsek azdır. Bu yazımızda, mutluluğun yegâne vasıtası olan zikri işleyeceğiz. Zikir farz mıdır? 

Sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ bir şeyi, emir kipiyle ifade etmişse kesinlikle o farzdır. Çünkü Kur’ân Allah’ın kelâmıdır. Allah’ın kelâmı olan Kur’ân’da bir şey, emir olarak olarak ifade edilmişse o farzdır ve mutlaka itaat etmemiz lâzımgelir. İşte “ZİKİR FARZ MIDIR?” sualinin cevabı hemen “EVET” olarak geliyor çünkü Allahû Tealâ Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş.

 

Âyet-i kerimede Allahû Tealâ emrediyor: “Vezkur; zikret.” Bir de konuya bu açıdan baktığımızda Kur’ân-ı Kerim âyetlerinde, zikir karşımıza farz olarak çıkıyor.

 Eğer zikir farz ise, günümüz dîn tatbikatındaki İslâm’da neden yerini almıyor?

Zikir Allahû Tealâ’nın bize farz kıldığı vasıta emirlerden sadece bir tanesidir. Zikirsiz bir nefs tezkiyesi ve tasfiyesi hiç kimse için mümkün değildir. Dünya hayatında ruhun Allah’a ulaşması olan hidayet ve hacet namazıyla Allah’ın gösterdiği mürşide tâbiiyet dîn tatbikatında yer almadığı için bunun sonucu olan nefs tezkiyesinin yegane vasıtası zikir yok olmuş. Eğer nefs tezkiyesi ve tasfiyesinin yegane vasıtası zikir olmazsa hiç kimsenin mutluluğa ulaşması mümkün değildir. Buradan, dîn tatbikatından neler koptuğunu anlayabiliyoruz. Zikir yoksa nefs tezkiyesi yok, nefs tezkiyesi yoksa mutluluk yok, mutluluk yoksa dîn yaşanmıyor. Çünkü dînin sağlaması mutluluk ve huzurdur. Eğer dîn yaşanıyorsa orada mutluluk ve huzur hâkimdir.

Allahû Tealâ insanlardan sadece bir tek şey istiyor. Allahû Tealâ insanların dünya ve ahiret saadetine ulaşmasını istiyor. İnsanlar mutlu, huzurlu değilse dîn yaşanmıyor demektir. Sahâbe gibi Kur’ânda’ki İslâm’ı yaşayan herkes mutlaka, hem bu dünyada hem ahirette mutludur, huzurludur. Dînin olmazsa olmazları arasında ahiret ve dünya saadeti gelir.

Günümüz dîn tatbikatında vasıta emirler olarak İslâm’ın beş şartı var. Ve bu İslâm’ın beş şartı içerisinde vasıta emirlerin en önemlisi olan ZİKİR yok.

İslâm’ın 7 safha ve 4 teslimden oluştuğunu biliyoruz. Birinci safha; Allah’a ulaşmayı dilemektir. İkinci safha; irşad kademesine tâbî olmaktır. İrşad kademesine ulaşanlar ancak huşû sahipleridir. Huşû, ilk iki safhanın ortak özelliğini ifade ediyor. Eğer kişi, Allah’a ulaşmayı dilemediyse o zaman huşû sahibi olması mümkün değildir.

Huşû sahibi değilse, o kişinin mürşidine ulaşması mümkün değildir. Onun için İslâm tatbikatından bu iki tane farzın çıkacağını Peygamber Efendimiz (S.A.V) şu hadisle dile getiriyor: “Ümmetim içerisinde ilk kaldırılacak şey huşûdur, sonra namaz gelir.”

Huşû Allah’a ulaşmayı dilemenin bir sonucudur. Namaz da bizi Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştırmanın bir vasıtasıdır. Ve bu ikisinin kalkacağını Allah’ın Resûl’ü net olarak ifade buyuruyor. Huşû ve hacet namazı dîn tatbikatında yer almadığı cihetle zikir İslâm’ın beş şartının içinde yok. Aslında Resûlullah’ın diğer hadîslerinden de bu neticeyi çıkarmak mümkündür. Örnek vermek gerekirse, sahâbe soruyor: “Ya Resûlullah, biz dînimizi senden öğrendik. İnsanlar bizden sonra dîni kimden öğrenecekler?” deyince, Resûlullah cevap veriyor: “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz.”

Sahâbe hidayete vesile olanlardı. Hidayete erdiren her devirde devrin imamıdır. O zaman Resûlullah neden “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz” diyor? Çünkü sevgili kardeşlerim, kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olursa,  tâbî olduğu noktada o mürşidin ruhu sultanisi o kişinin başının üzerinde yer almıyor, devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor. Bu sebeple Resûlullah hadîs-i şerifte 21 basamağı birden ifade etmiş oluyor: “Hangisine tâbî olursanız hidayete ererseniz.”

Tâbî olabilmek için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemek lâzımdır. Allahû Tealâ, mürşidine ihsanla tâbî olanların, başlarının üzerine devrin imamının ruhunun gelip yerleşeceğini ve o kişinin ruhunu Kendisine ulaştıracağını Kur’ân âyetleriyle beyan ediyor. Yani tâbiiyet için Allah’ı dilemek şart. Ama hidayete ermek için kesinlikle devrin imamı şarttır. Devrin imamının ruhunun gelip, o kişinin başının üzerine mutlaka yerleşmesi gerekir. Buradan önemli bir sonuca ulaşıyoruz, mürşid yoksa dîn yoktur. Ama mürşide tâbiiyet noktasında çok önemli bir ayrım vardır: “Nasıl olsa herkes bir mürşide tâbî oluyor, ben de gidip bir mürşide tâbî olayım böylece paçamı cehennemden kurtarayım.” diye bir anlayışla insan hangi mürşide tâbî olursa olsun neticeye ulaşması mümkün değildir. Çünkü tâbiiyetin mutlaka ihsanla gerçekleşmesi lâzımdır. İhsanla gerçekleşen tâbiiyetin başlangıcında Allah’a ulaşmayı dilemek vardır. Allah’a ulaşmayı dileyenler ancak ihsanla mürşide tâbî olanlardır. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe kişinin mürşide tâbî olması mümkün değildir.

14 asır evvel bunun misali Kur’ân Kerim’de verilmektedir:

 

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tû’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîûllâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

 

Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde münâfıklar da tıpkı sahâbe gibi gidip Resûlullah’a tâbî oluyorlar.

Araplar diyorlar ki: “Biz mü’min olduk.”

 “De ki: Hayır siz mü’min olmadınız.”

 “İslâm dairesine girdik deyin.”

Allahû Tealâ “Kalplerinize îmân girmedi.” diyor hem de bir şey daha söylüyor:

 “Eğer Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat ederseniz amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyiz” buyuruyor.

Hacet namazıyla Allah’ın gösterdiği mürşide ihsanla tâbî olan kişi Allah’a ve resûlüne itaat eder.

 Kişi mürşide tâbî olduğu an, o güne kadar işlemiş olduğu bütün günahlarını Allah Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre sevaba çevirdiği için, amelinden hiçbir şeyin eksilmesi söz konusu değildir. Îmânın kalbe girebilmesi, mutlak suretle Allah’a ulaşmayı dilemekle gerçekleşiyor. Yani buradan bir sonuca ulaşıyoruz. Araplar diyorlar ki: “Biz mü’min olduk.” “Hayır” diyor Allahû Tealâ, “Kalbinize îmân girmedi.” Yani: “Siz, Allah’a ulaşmayı dilemediniz. Allah’a ulaşmayı dileyip de tâbiiyet gerçekleştirirseniz, Allah ve resûlüne itaat ederseniz o zaman Allahû Tealâ amellerinizden hiçbir şey eksiltmez” buyuruyor Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde.

Yedi safha dört teslimden oluşan İslâm’ın ilk iki safhası ihsanla mürşide tâbî olmak dînin temelidir. Bu temel olmayınca İslâm binasını yükseltebilmek mümkün değil sevgili kardeşlerim.

 

2/BAKARA-126: Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mines semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmil âhir(âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbin nâr(nâri) ve bi’sel masîr(masîru).

Ve İbrâhîm: “Rabbim burayı emin (güvenli) bir belde kıl. Onun halkından Allah’a ve yevmil âhire îmân edenleri semerelerinden (çeşitli ürün ve meyvelerden) rızıklandır.” dediği zaman (Allah) şöyle buyurdu: “Kâfir olan kimseyi biraz metalandırırım (geçindiririm) ve sonra onu ateşin azabına maruz bırakırım, orası ne kötü bir varış yeridir.”

 

Bakara-126’da Hz. İbrâhîm (A.S)’ın duası var. “Allah’a, o yevm’il âhire îmân edenleri rızıklandır.”

Allah’a, o yevm’il âhire îmân edenler kimlerdir?

Allah’a, o yevm’il âhire îmân edenler, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Kâfir olanlar da, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. “Onları biraz metalandırırım sonra onları ateşin içerisine koyarım” diyor Allahû Tealâ.

Hepinizin Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allahû Tealâ’nın hacet namazıyla gösterdiği mürşide tâbî olarak hem dünya hem de ahiret saadetine kavuşmanızı diliyor ve bu haftaki yazımızı burada tamamlıyoruz.

Allah razı olsun.

  Dr. Abdulcabbar BORAN

 

 

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir