Tasavvuf nedir?
Tasavvuf, 14 asır evvel Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve sahâbenin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’ın bütünüdür.
14 asır evvel kabile hayatını yaşayan Arap bedeviler, birbirleriyle kavgalı, kanlı bıçaklı, birbirlerine düşman haldeydiler. Ama Resûlullah (S.A.V), Allah’tan aldığı Kur’ân âyetleriyle sahâbeye 7 safha hidayeti öğretti. Sadece öğretmekle kalmadı aynı zamanda 7 safha hidayetin onlar tarafından yaşanmasını sağladı. İşte onların hayatı tasavvuftur. Tasavvuf Resûlullah (S.A.V) Efendimiz ve sahâbenin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’dır. Kur’ân’daki İslâm babamız İbrahim’in hanif dîninin bütünüdür.
Tasavvuf insanlık tarihi kadar eskidir. Tasavvuf sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le başlamamıştır. Bütün peygamberler ve onlara ihsanla tâbî olanların hayatı aslında bir tasavvufî hayattır. Çünkü Allahû Tealâ’nın onlara indirdiği, öğrettiği ve onlardan yaşamasını istediği dîn, Allah’ın dîni, tek dîn olan hanif dînidir.
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
Bütün peygamberlerin öğretisi aynı olup, aralarında bir fark yoktur. Her ne kadar insanlar farklı dînler varmış gibi yanlış bir algının sahibi olsa da, aslında gerçekte dînler arasında bir fark yoktur. Farklı farklı dînler yoktur. Allah’ın katında yegane dîn Babamız İbrahimin hanif dini arapça adiyle İslâm, teslim dînidir.
3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mahtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumulılmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki Allah’ın indinde dîn, İslâm’dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah’ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat
Yunus Emre şöyle ifade ediyor: “Şeriat, tarikat yoldur varana. Marifet, hakikat andan içeri.” Şeriat, tarikat Allah’a ulaştıran yolu yükselmeyi içerir. Ama marifet, hakikat, yükselmeden sonra yücelmeyi kemalâtı içerir.
Evvela tasavvufun muhatabı insandır. Allah insandan ne istiyor? Allah insandan 7 safha ve 4 teslimi yaşamasını istiyor. Çünkü Allahû Tealâ bütün insanları kadın-erkek 3 vücut ve serbest iradeyle yaratmıştır. Dolayısıyla 3 vücut ve serbest iradenin de Allah’a teslimi istenmektedir. İşte bu teslimlerin gerçekleştirilmesi 7 safhada olgunlaşır. Bu açıdan hanif dîni, babamız İbrahim’in hanif dîni, Arapça adıyla İslâm, 7 safha 4 teslimin yaşanması demektir.
Evvela kişi Allah’a ulaşmayı diler. Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi mutlaka Allahû Tealâ mürşidine ulaştırır. Mürşidle birlikte vasıta emirlerin tatbiki sağlanır ve özellikle de en büyük vasıta emir olan zikrin en üst seviyede yerine getirilmesi gerçekleşir. Zikir en büyük ibadettir. Çok kısa bir süre içerisinde Allahû Tealâ, tâbiiyetini gerçekleştiren herkesin ruhunu Kendisine ulaştırır. Böylece, Allah tarafından ruhun teslimi gerçekleştirildikten sonra kişi, buradan daha ötesine geçmek için Allah’ın temel emrine uygun, ona paralel, fizik vücut teslimini diler. Akabinde nefs teslimini, ondan sonra da irade teslimini diler. Böylece 7 safha ve 4 teslimi yaşamak suretiyle kişi olgunlaşır. Allah’ın emrettiği dizayn içinde insanı kâmil olur. Allah’ın muradı budur. İnsanı kâmil olmanın yolu şeriat, tarikat marifet, hakikati yaşamaktır. Bu gerçek, Osmanlı’da “7 iklim 4 bucak” tabiriyle anlatılmıştır.
7 safha 4 teslim, 7 iklim 4 bucak birbiriyle tamamiyle özdeştir. Allahû Tealâ Ruhu üfürmüş, onun teslimini istiyor, fizik vücudu yaratmış, onun teslimini istiyor, nefsi dizayn etmiş, onun teslimini istiyor ve iradenin teslimini istiyor. Kısaca Allahû Tealâ insanın, teslim-i küllî ile Allah’a teslim olmasını istiyor. Zaten dînin adının teslim dîni olmasının sebebi de budur. Buradaki teslim; Allah’ın verdiği emanetleri sırasıyla Allah’a teslim etmek demektir. Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bu konuyu şöyle dile getirmiştir:
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.
Allah emanetleri sahibi olan Allah’a iade etmenizi, teslim etmenizi emreder.
Evvela ruhumuz bir emanettir. Ama ruh emanetini Allah’a teslim ettikten sonra bu sefer fizik vücut bir emanet olur. Fizik vücudu Allah’a teslim ettikten sonra bu sefer nefs bir emanet olur. Nefsi Allah’a teslim ettikten sonra irade emanet olur ve kişi iradesini de Allah’a teslim etmek suretiyle kendisindeki emanetlerin bütününü Allah’a teslim etmiş olur.
Allah’a ulaşmayı dileyen kişi tasavvufa girmiş midir?
Bir dilek bunun giriş kapısıdır. Tasavvufun giriş kapısı bir dilektir. Tarikatın giriş kapısı bir dilektir. Tasavvufu yaşamak isteyen herkesin yapması gereken tek şey, kalben Allah’a ulaşmayı dilemektir.
Osmanlı’da tasavvufu yaşayanların adı dervişti. Onun için eskiler “Dervişlik bir dilektir.” demişler. Nedir bu dilek? Bu dilek Allah’a ulaşmayı dilemektir. Ruhunu Allah’a ulaştırmış Allah’a teslim etmiş kişinin adı Ermiş Evliya’dır.
Her kim ruhunu Allah’a teslim etmiş, ermiş evliyadan olmuşsa Allahû Tealâ 7 velâyet kademesini daha geçmesini ister. Kişi bunu yapabilirse iradesini de Allah’a teslim eder. İradesini Allah’a teslim eden herkes için Allah’ın bir sözü vardır: “İrşada memur ve mezun kılındın.” “Mezun kılındın” ifadesiyle, “Ben seni izinli kıldım”, “Memur kılındın” ifadesiyle, “Bu yetkiyi Benim emrimle gerçekleştireceksin” diyor Allahû Tealâ.
Başlangıç noktasında insanoğlu dünya hayatına cehalet standartlarında başlar. Ve irşada ulaşması Allah’ın Kur’ân’la insanlara vermek istediği ilmi öğrenmesi ve yaşamasıyla kalbinin 14 kademe müzeyyen olmasıyla olgunlaşması anlamına gelir. Mürşidsiz bir irşad olamaz. Allahû Tealâ irşadı farz kılmış. Mürşide ihsanla tâbî olmadan tek başına hiç kimse irşada ulaşamaz.
Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımız zaman insanla Allah arasında 7 safha ve 4 teslimden oluşan 28 basamaklık İslâm merdiveni vardır. Başlangıç noktasında bütün insanlar için olaylar vardır. Bütün insanlar olayları yaşar, olayları değerlendirir. Ama Allah da olayları yaşayan, olayları değerlendiren insanlardan bir kısmını seçer, bir kısmını seçmez.
Seçilmeyenler neden seçilmezler? Seçilmeyenler, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının da dilemesine mani olan insanlardır. Seçilmeyenlerin başkalarına karşı sevgisi yoktur. Eğer o kişi hidayeti dilemiş olsaydı, Allahû Tealâ bir tek dilek karşılığında mutlaka onun kalbini %51 nurlandırırdı. Kalbi %51 nurlanan bir insan başkalarını seven bir insandır.
Allah tarafından seviliyor muyuz? Evet kesinlikle. Çünkü envayi çeşit ni’meti, fizik ve fizik ötesi ni’metleri bir hiç karşılığında bize hibe etmiş. Güneş’ini, Ay’ını, Dünya’sını, havasını, suyunu vs. bütün bunları bize bir ni’met olarak sunmuş. Allahû Tealâ herşeyi vermiş. Böyle güzel bir hayat vermiş. Sevmeseydi bunlar olur muydu? Bunlar Allahû Tealâ’nın insanı çok sevdiğinin kesin ifadesidir. Bizim bunun gereğini lâyıkıyla yerine getirebilmemiz için ne yapmamız gerekir?
Bizim de Allahû Tealâ’yı sevmemiz lâzım. İşte hayatın ilk adımı Resûlullah (S.A.V) Efendimiz: “Allah’ı ni’metlerinden dolayı seviniz.” buyuruyor. Herşeyden önce Allah’ı sevmemiz lâzım. Allah sevgisi bizi mahlukat sevgisine götürür.
Biz Allah’ı seversek Allah da bizi sever. Rahman esmasıyla tecelli eder ve peşpeşe furkanlar verir, 12 tane ihsanla bizi mürşidimize ulaştırır. Mürşidimize tâbî olmamız halinde 7 ni’meti bize verir ve nefsimizi 7 kademede tezkiye ederek ruhumuzu Kendisine ulaştırır. Tezkiyenin varlığı sebebiyle nefsimizin manevî kalbinde biriken nur miktarı %51’dir. Bu, Allah’ı %51 oranında sevdiğimizi ve Allah tarafından da %51 oranında sevildiğimizi gösterir.
Sevmek ve sevilmek doğru orantılı mıdır?
Evet. Severseniz sevilirsiniz. Sevilmediğinden şikayet eden kişinin davranışı hiçbir zaman doğru değildir: “O beni sevsin, ben ondan sonra seveyim.” Hayır, mutlaka ilk adımın bizden gelmesi lâzımdır. Seven sevilir. Kanun budur.
Bir de: “Ne yaparsam yapayım başkalarına yaranamıyorum” diye şikayet edenler var.
Allah’ın Resûl’ü şöyle buyuruyor: “Dünyadan rağbetini kes ki Allah seni sevsin. İnsanların elinden rağbetini kes ki insanlar seni sevsin.” Başkalarına yaranmak değil önemli olan Allah için yaşamaktır.
Allahû Tealâ sevmeyi öğretti. Biz ne yaptık da sevmeye başladık, bir dilekle bu noktaya ulaştık. Bir dilekle Allah’a ulaşmayı diledik, Allahû Tealâ bizi mutlu kıldı, üçüncü kat cennet ve dünya saadetinin yarısıyla bizi mükâfatlandırdı. O zaman diğer insanların da bu mutluluğa ulaşması için gayret sarfetmemiz lâzım. Kim bildiğiyle amel ederse Allah ona bilmediğini öğretir.
Yunus Emre’nin de söylediği: “Dervişlik bir dilektir. Bilene düğün dernektir.” sözünü bizim de etrafımızdaki huzursuz ve mutsuz insanlara bu dileği anlatmamız lâzımgelir. Genelde insanlar hep mutsuz ve huzursuzdurlar, çünkü nefslerinde afetler vardır ve şeytan da o afetlere %100 tesir etmek suretiyle insanları kandırır, huzursuz, mutsuz eder. Öyle ki şeytan insanlara, onların iç seslerini taklit ederek, huzursuzluğunun, çevresindeki insanlar, bulunduğu şartlar sebebiyle olduğunu düşündürür.
İşte bu insanlar mutsuz ve huzursuzluklarının sebebini bilmiyorlar. Hasta olmasına rağmen hastalığın farkında olmayan kişinin tedavisi yok. Çünkü eğer kişi farkına varsa o zaman kesinlikle çözüm arayacak. Doktora gidip reçetesini alacak.
Allahû Tealâ doğuştan hasta bir nefsle bizi dünyaya getirmiştir. Hepimizin nefsin manevî kalbinde 19 tane hastalık vardır. Kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, gıybet, zan, kötü alışkanlıklar, vefasızlık, mürayilik, fitne ve fesat olmak üzere 19 tane hastalık.
Bazı insanlar, nefslerinde bu hastalıkların tamamı varolmasına rağmen “benim kalbim temiz” diye bir cümlenin arkasına sığınıyorlar. “Benim namazım niyazım yok ama benim kalbim tertemiz. Ben evelallah gayet iyiyim.” diyorlar.
Bu noktada kişi bilmeden de olsa Allah’a iftira etmiş oluyor. Çünkü Allahû Tealâ bütün insanları bir nefsle dizayn etmiş ve nefsin manevi kalbinde 19 tane hastalık var.
Öbür tarafta yine bazıları da: “Ben kendi kendime evimde oturur Kur’ân-ı Kerîm okurum, kendimle Allah arasına hiç kimseyi sokmam, ben kendi nefsimi tezkiye ederim.” diyorlar, bu da şeytanın bir başka tuzağıdır.
Öbür tarafta da âlim geçinen birileri bakıyorsun ki: “Ruh insana hayat verir. Ruh vücuttan çıkınca kişi ölür. Ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır. Hayattayken insan ruhunun Allah’a ulaşması yoktur” diyorlar.
Halbuki ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşması hem Kur’ân-ı Kerim’de farz olduğu gibi, hem de gelmiş geçmiş bütün evliyaların eserlerinde -Abdülkadir Geylani Hazretleri olsun, Mevlana’nın Mesnevisi olsun- her birinde yer alıyor. Yani yeni icat edilmiş şeyler değil ama her devirde bunları yaşayanlar varolduğu gibi, her zaman için karşı çıkanlar da varolmuştur.
23/MU’MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
Tüm insanlar için Allah’ın seçtiği dîn hanif dînidir. Ve Allah, bütün herkesi de hanif fıtratıyla yaratmıştır.
30 / RUM – 30Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
Aslında Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin döneminde de ona karşı yine insanlar aynı şeyi söylemiş, yine karşı çıkmışlar. Yine onların sözüne itibar etmemişler. Ama akabinde onlar Rahmeti Rahman’a kavuştuktan sonra insanlar “Eyvah ne yaptık? Baltayı taşa vurduk. Allah’ın dostlarını kaybettik. Onların hidayet tebliğine uysaydık cehennemliklerden olmazdık.” demişlerdir. Bu hep böyle olmuştur. Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V)’de de, bu dönemde de karşı çıkan, hep Kur’ân’la çelişen bid’atlere dayalı bir dîn yaşayanlardır. Şeytan insanların zihnine ve kalbine tesir etmek suretiyle insanları BİD’ATLERE dayanan bir dînle hep oyalamaktadır.
Allahû Tealâ tasavvufla, 7 safha hidayetle tüm insanları sonsuz ahiret ve dünya saadetine ulaştırmak ister. Önemli olan, hidayetin temeli olan dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyerek Allah’ın tayin etiği mürşide ihsanla tâbî olmaktır. Böylece nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle sonsuz mutluluğu ve huzuru tasavvufla yaşamaktır.
Tarikat, tasavvuf aslında insanlar için Allah’ın vaaz ettiği mutluluk yoludur. Şeriatsız, tarikatsız, tasavvufsuz huzur ve mutluluğu yaşamak mümkün değildir.
Allah razı olsun.
Dr. Abdulcabbar BORAN









Leave a Reply